Durmak Yok: Duraklama Dönemine Kadar Boğaz Köprüsü

611x395-3kopru-4f8050f32142a-4A91-75A8-8126Ve evet, yeni köprümüzün de ismi belli oldu: “Yavuz Sultan Selim Köprüsü”.

2. köprüyle başlayan padişah ismi koyma alışkanlığımız, İstanbul’a yapılacak olan 3. köprüde de devam edecek gibi görünüyor. Hem de, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bir kısmının, hiç hoşlanmadığı bir padişah seçilerek. Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı’nın, Doğu’da sınırları bir hayli genişlemiş; Mısır seferi sonucu kutsal topraklar hakimiyetine girmiş ve halifelik Abbasi soyundan, kendi soyuna geçmiştir. Kısacası, Osmanlı Devleti’nin, İmparatorluğa geçiş süreci Yavuz Sultan Selim döneminde gerçekleşmiştir. Bazı tarihçiler tarafından, Yavuz’un padişahlığı süresince, Anadolu’da gelişen bazı isyanların, kanlı katliamlarla bastırıldığı söylenir. Bu katliamların önemli bir kısmı, Alevi-Kızılbaş nüfusa karşı yapılmıştır. Tepkiler de, tam olarak bu noktada başlıyor.

Burada, küçük bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Şu ana dek, Yavuz Sultan Selim’i seven bir Alevi tanımadım. Ve sanırım, işin en can alıcı noktası ise, Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan gelip, Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden evine giden bir Alevi vatandaşın psikolojisi. “Ötekilerin” psikolojilerini asla önemseyen zihniyet yapımız, son sürat devam ediyor ve duracağa da benzemiyor.

Tüm bunlar biliniyorken, inadına yapar gibi böyle bir isim seçmek, hükümetin o dilinden hiç düşürmediği “herkesi kucaklayıcılık” kavramını, içine ne kadar sindirdiğinin göstergesidir.

Tarihe, asla objektif olarak bakamamak ve tarihten önemli karakterleri seçerken, dünya görüşümüzü destekleyici yanlarını gündeme getirme alışkanlığımız o kadar yerleşik ki, bir ismi bir kere sevmişsek, onun ismini gözümüz kapalı, her yerde görmek istiyoruz.

Nasıl ki kendini Kemalist olarak tanımlayan biriyle, sağlıklı bir şekilde Atatürk hakkında konuşulamıyorsa, muhafazakar/dindar olduğunu iddia eden biriyle de, Osmanlı hakkında konuşulamıyor. Ne yazık ki, “Onlar bizim ecdadımızdır, her yere isimlerini vermek son derece doğaldır” argümanı, kitlenmiş şekilde tekrarlanıyor. Her iki tarafın da ezberini biraz olsun bozduğunuzda, resmi tarihin klişeleşmiş sözleri eşliğinde, ezbere savunmalar geliyor. Birisiyle, tek parti dönemi hakkında konuşamaya çalışırsın, seni 2. dakikada hain ilan eder, ama ağzından hiç düşürmediği Atatürk hakkında, kaç kitap okuduğu sorusunun saniyesinde, Nutuk’u dahi okumadığını anlarsın. Atatürk hakkındaki bilgisi, MEB’in kitaplarının ötesine geçemez. Can Dündar’ın Mustafa adlı belgeselini, -daha izlemeden- Can Dündar’ı hain ilan eder. “Atatürk’e, nasıl olur da insani yakıştırmalar yapılır! O bu dünyadan değildir ki!”.

MEB baya başarılı olmuştur yani, tebrik etmek lazım.

Benzer şekilde, her konuda Osmanlı’yı övmeyi alışkanlık haline getirmiş biriyle de konuşamazsınız.

“İçki içen padişahlar olmuştur” dersiniz,

“Haşa, bunları karalamak için çıkartıyorlar” der.

“Tarihte, şöyle kıyımlar olmuş, böyle isyanlar olmuş” dersiniz,

“Hayır, Osmanlı’yla hoşgörü eş anlamlı” der.

“Neden yıkıldı” dersiniz?

“Yıktılar” der.

“Hani en güçlü imparatorluktu?” dersiniz?

“Batı gibi sömürgecilik yapmadı, ondan” der.

Tarih içinde, dünyadaki tüm devletler hep hatalıdır, Osmanlı hep haklıdır.

Yani kısacası, bu tartışma uzar gider. Her iki tarafla da sağlıklı tartışma yapamazsınız. Tüm bunların dışında, zaten perdesi kalkmamış bir beyinle, hiçbir konuda sağlıklı bir tartışma yapamazsınız.

Osmanlı’yı, kendi varlığını değerli kılma konusunda önemli bir adım olarak görme hastalığı, AKP dönemiyle birlikte yükselişe geçti. Çok da kızmamak lazım onlara, beslendikleri tüm değerlerin önemli bir kaynağını Osmanlı’dan alıyorlar, bunu yapmaları normal. Ama insan içten içe, “Ne Osmanlı aşkıymış be” demekten alamıyor kendini. Hayır, bu aşkı besleyecek bir edebi kimlikleri olsa, kesinlikle üzülmeyecek insan. Ama yok, “Fatih yüce padişah”, “Muhteşem Süleyman”, “Büyük Sultan Abdülhamid”in ötesi çıkmıyor, çıkamıyor.

Ellerinin altında da, hayatını anlamlı kılmak için, sanattan, sinemadan, kitaplardan, yeni şeyler keşfetmekten öte, maksimum apolitik karakterini, Facebook’ta, “Ben Osmanlı Torunuyum” gibi sayfalar üzerinden tanımlamaya meyilli bir gençlik de olduğu için, dağa taşa bu isimleri verme alışkanlığını, çok da garipsediğimi söyleyemem aslında.

Tabii şimdi, Yavuz Sultan Selim köprüsüyle birlikte, ne oldu?

Geldik 1520’lere. 8 yıllık padişahlığı sonrasında, Yavuz’un öldüğü tarih 1520. Duraklama dönemine dek, -ismini hepimizin bildiği- tek bir padişah kaldı. İstanbul’a yeni köprü inşa etme hızı bu şekilde giderse, mecburen Duraklama dönemine girecekler. Burada ciddi bir sıkıntı baş gösterebilir tabii. Duraklama ya da Gerileme dönemine ait padişahların isimlerinin, bir yerlerde verildiğini kaç kere gördük?

Bunun uzantısı olarak, mesela eğitim sistemimizde, tarih kitaplarında, yıllarca 500 sayfa “Kuruluş ve Yükselme, 50 sayfa da “Duraklama ve Gerileme” dönemi anlatıldığı için, bu sefer işleri çok zor olacak. Buradan kuruluşa geri gitmek de olmaz, artık mecbur, Sadrazam isimleriyle falan idare edecekler. Böyle bir takıntıyı açıklamak, hem zor hem de çok kolay. Bunun, tarih aşkıyla uzaktan yakından alakası olmadığını biliyoruz. Bunun özünde, hiç bitmeyen o parlak günlere vurgu yapma isteği ve geçmiş üzerinden kendini tanımlayarak iyi hissetme ve hissettirme isteği var elbette.

Sağlıklı bir psikoloji mi? Bence asla değil. Mesela, Fransızların ya da İngilizlerin inşa ettikleri her büyük yapıya, tarihlerinden bir kralın ismini vermelerini hayal edebiliyor musunuz? İnsan düşünmeden edemiyor. Bu topraklardan, çok olmasa da, önemli filozoflar, yazarlar, sanatçılar, mucitler, aydınlar da çıktı. Birçoğunun isminin, ciddi bir birleştirici özelliği var, dizelerini hepimizin ezberi bildiği, birçok şair var. Bu isimlerden birini tercih etmek yerine, tarihin yalnızca bir yönüne bu denli saplanıp kalmak, bugün bulunduğumuz durumu açıklayan en önemli göstergelerden biri aslında. Durmak yok, yola devam… Sonuçta, her yolun bir başlangıcı olduğu gibi, sonu da vardır.

Not: Bu yazı 31 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Ölü Zamanlar Derneği

bscap0057-5212-138B-1BA1.jpgCarpe diem, benim çok sevdiğim bir mottodur. “Anı yaşa” der. O yüzden, Robin Williams’ın, bu sözün önemini belirten ve öğrencilerine özgün bakış açısı kazandırmaya çalışan bir edebiyat öğretmeni olarak başrolünde oynadığı, Ölü Ozanlar Derneği adlı filmi çok severim.

Filmde Williams, daha ilk dersten, kitaptaki, şiirde gerçekçilikle ilgili tüm sayfaları yırtmasını ister öğrencilerinden. Zihinlerini kelepçeleyen, onların, hikayelerini mutlak bir bakış açısı üzerinden bulmasını isteyen bir akıma karşıçıkmaktadır. Film, sonunda biraz hüzünlü bitse de, anı yaşamının önemini, başarıyla verm bir filmdi.

Yaşanamayan her an, birikir, geriye dönüp bakıldığında, yaşanamayan anların sonucunda, kişi kendini ciddi bir buhranda bulabilir. Zamanının, hayatının hakkını hiç veremediğini görmesi ve bir zamanlar bir şeyler hayal eden o küçük çocuğun hayallerinin, çevresinin ve arkadaşlarının daha da kötüsü, onun “mutlu” olmasını isteyen anne babasının baskısı nedeniyle ertelenmesi, onu içten içe yiyebilir. Bunun bilinçaltına yavaş yavaş yerleşmesi, belki de onları, bir daha asla eskisi gibi sevememesine neden olur. Aslında, kişinin “suçu” üzerine alması gerekir ama bunu yapamayabilir, onun yerine etrafındakileri suçlamaya eğilim gösterir. Tabii burada paradoksal bir durum ortaya çıkıyor. Etrafındakileri suçlamayı bıraksa, kendinde arasa bir şeyleri, “ben de aslında tam istememişim demek ki, sadece etrafımdakilerin baskısını bahane etmişim” dese, belki de geç olmadan, o hayallerin peşinden gidebilir korkusuzca.

Hayatta, geç diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Herkes hatalar yapar, ama geri dönüp bu anlarla ilgili düşündüğünde, cümlesine hep, “Şimdiki aklım olsa” diye başlar. Neden? Çünkü o anki aklının, aslında, verilebilecek en doğru kararı verdiğini bilir, ancak şimdiki aklıyla farklı bir karar verebilecektir ama bu da mümkün değildir. Bunu bilir bilmesine ama ısrarla üzülmeye de devam eder. O anki aklıyla en doğru kararı verdiğini içten içe biliyorsa, neden hala üzülmeye devam etmektedir? Belki buradaki çelişkiyi tam olarak keşfettiği an, gerçek anlamda “aşmaya” başlayacaktır.

Gidilen yolda, artık “karşı konulamaz” bir değişiklik isteği baş gösterdiğinde, etrafımızdakilerin onayını bekleriz genelde. Ama içten içe bunun mümkün olmadığını biliriz. “Bu yaştan sonra, bu işe girişilir mi” diyen insanlar, bu şekilde riskler almaya, kendilerinin de hali olmadığı için, sizi de teşvik etmezler, edemezler. Sizi, gerçekten olduğunuz gibi kabul edenler ise, mutlak şekilde destek olacaklardır. Yanlış anlaşılma olmasın, bu destek bir pohpohlamak değil, size, inandığınız şeylere, ne kadar inandığınızı gösteren, bir ayna olacak şekilde destek olmak olacaktır.

Hayallere giden yolda, zihin zaman zaman, bulunan andan kopma eğilimi yaşadığı için, anı yaşamakta sıkıntılar olacaktır. Ama bence, olayın en kritik kısmı da burası. Evrene, bunun sonucu olarak da, insanın kendine güvenmesi çok önemli. O yüzden, o küçük çocuğun hayalleri hep bir yerde saklı olmalı, ama ona odaklanmak, insanı içinde bulunduğu andan koparıp, keyif almasını engellememeli. Ve her ne olursa olsun, kişi, kendi gibi olmaktan vazgeçmemeli. Biz olamadığımız her an, hayatımızdan önemli zamanları alıp götürüyor. Kendi olamayan bir bireyin, mutlu olma ihtimali de olmuyor. “Ama işte efendim iş hayatı, sosyal ilişkiler, ast-üst ilişkileri” diye düşünüyoruz belki ama ben bunu kabul etmiyorum. Kendin gibi, dürüst olmak, elbette pat küt, nezaketsizce konuşmak değildir, ama bir birey olduğunuzu da karşı tarafa hissettirmekle başlar ve bu da size var olduğunuzu hissettirir.

Aksini düşünürsek; tamam roller yapıldı; kişi belki de sadece buna bağlı olarak yükseldi; ilerledi. Peki, kişi yaşlanıp; geri dönüp baktığında, yaptıklarını ne kadarını inanarak yaptı? İnanmadığı şekilde davranan birey, kısa vadeli, ufak başarılarla mutlu olur; kendini kandırır; ama uzun vadede dönüp baktığında, eğer içten içe inandığı değerlere hala bağlıysa; mutlu olması mümkün değildir.

Belki risk alsak, belki başka bir adıma niyetlensek, her şeyin temelini başarıyla atacağız ama o temel atılana kadar geçecek süreci düşünmek, inanılmaz mutsuz ediyor bizi. Çünkü burada anı yaşamakla, anı yaşarken, aynı anda o anın içindeki zorlukların, nihai planımız için ne kadar da gerekli olduğunu fark edemiyoruz. Ne kadar mutsuz olacağız? 1 yıl mı? 2 yıl mı? Hayatın bütünü düşünüldüğünde, çok önemli zaman dilimleri mi bunlar? Bize, hayatta hiç zaman kaybetmeksizin bir şeyleri kovalamak öğretildi, ama küçük bir istisna tüm resmi değiştirebilir. Hayata inandıktan sonra, istenen şeylere kavuşamamak diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Her şey, farkındalıkta gizli.

Son yılların, kişisel gelişim klişesi üzerinden söylemek gerekirse; evrenden bir şeyleri deli gibi istediğinizde, bence olmaması mümkün değil. Ama bu istek, asla bir anda olmuyor, olamıyor, onun yüce doğasına aykırı çünkü bir anda gerçekleşmesi. Bir anda olan şey, gerçek değildir zaten, sanaldır, aldatıcıdır. O anın içinden sıyrılıp, bunun istenen şeye giden yoldaki bir engel olduğunu fark etsek; belki bu riski almaya devam edeceğiz. İşte, bu noktada, başta vurguladığım şeyi düşünürsek, paradoksal bir durum ortaya çıkmış gibi görünüyor ama bence öyle değil. Anı yaşayalım tamam, her anın hakkını verelim ama her an standart bir mutluluk istemek ne kadar mantıklı? Standart geçen yılları, birkaç yıllık zorluk sonrasında, daimi yolumuzu bulmaya tercih ediyoruz. Belki de, bu şekilde milyonlarca hayat harcanıyor.

Ben, asla, harekete geçmek için, geç olduğunu düşünmüyorum. Küçükken bir şeyler hayal eden, belki bir şeylerle problemi olan ama nereden başlayacağını doğal olarak bilemeyen bir çocuğun, o şeylerin peşinden gitmesi ve onları yıkmaya çalışması; dünyadaki en ve belki de tek değerli şeydir. Varılacak bir yol olmadığını unutmamak gerek. Hem sonu belli bir yol olsaydı, her şey ne kadar da keyifsiz olurdu, Yolun sonu yok, ama zaten, inanılmayan bir hayat yaşandığı takdirde, yol diye bir şey, en başta yok. Böyle bir durumda, her şey, yalnızca mutlak bir mutsuzluktan ibaret. Yatağa mutlak mutlu şekilde girmek ve sabahları da mutlak mutlu uyanmak için; aynı anda hem anın sonuna kadar hakkını vermek, hem de bir şekilde onun potansiyel değişkenliğinin farkında olmak; bence, mutlak huzura ermenin  tek çıkış noktası.

Not: Bu yazı 29 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

“Benim Biram, Benim Göbeğim”

icki-yasagi-98F2-3B46-5F27“Alkol tüm kötülüklerin anasıdır” diye bir söz vardır. Açıkçası, bu sözün, benim için hiçbir anlamı yok. Tüm kötülüklerin anası; yalnızca, insanın ta kendisidir. Ama sorumluluk üstlenmekten hiçbir zaman hoşlanmayanlar, suçu, farklı yerlere yüklerler.

Mesela, “Trafik canavarı”… Kazayı, 200’le giden ya da alkollü araç kullanan insan yapar, bir canavara ihtiyaç yoktur. Bu şekilde araba kullanan insan, zaten canavardır.

Ya da “Futbol terörü”… Rakip takım taraftarını bıçaklayan kişi, futbol nedeniyle değil, bilinçsizliği ve bunun sonucunda oluşan tahammülsüzlüğü nedeniyle terör estirir. Futbol olmasa, başka bir şeyi bahane edecektir, hayattan “intikam” almak için…

Her türlü iyiliğin de kötülüğün de, özünde insan vardır.

3 gün önce meclisten, içki yasağını düzenleyen, yeni bir yasa geçti. Şu anda, Cumhurbaşkanı’nın onayını bekliyor. Onay gelirse, bundan sonra market, büfe ya da bakkaldan gece saat 22.00’den sonra içki alınamayacak. Bu yasağı ihlal edenlere, idari para cezası uygulanacak.

Bu gibi yasaklar, dünyanın birçok ülkesinde mevcut. Fakat bakılması gereken bir başka nokta, da, ortalama içki tüketimi rakamları.

OECD raporlarına göre Türkiye’de içki tüketimi 1.5 litre. Avrupa’da 30 ülke içinde en fazla alkol tüketilen ülke, kişi başına 15.5 litreyle Lüksemburg. Lüksemburg’u 14 litre ile Estonya, 12.6 litre ile Macaristan ve Fransa izliyor. Avrupa Birliği ülkeleri ortalaması ise 10.8 litre. TÜİK’in 2012 araştırmasına göre, Türkiye’de, 15-24 yaş arası gençlerin yüzde 83.9’u hiç alkol kullanmadı. Alkol kullanan genç erkeklerin oranı yüzde 14,7, genç kadınların oranı olan yüzde 2,8’den yaklaşık 5 kat daha fazla. http://www.radikal.com.tr/ekonomi/yeni_icki_yasaklari_ne_degistirdi-1134889

Görüldüğü gibi, Batı’yla karşılaştırdığında, Türkiye’de alkol tüketimi, çok çok düşük seviyelerde kalıyor. Nüfusunun büyük çoğunluğunun alkol almadığı bir ülkede, bu kadar keskin bir şekilde alkol yasağı getirmenin, gençleri alkolden korumak ya da Başbakan’ın deyimiyle “kafa kıyak” dolaşmayan bir nesil yaratmak isteğinden daha fazlası olduğunu düşünüyorum.

Bu, her zamanki gibi, yasaklarla hayat tarzı dayatma hikayesi… Türkiye için, çok tanıdık bir hikaye…

“Ben içmiyorum, ama benim inancım bana yetmiyor, senin de benim gibi olmanı ve düşünmeni istiyorum.”

Bu toprakların hiç bitmeyen, herkesi şekillendirme isteği… Kendi inancı “O”nu asla tatmin etmez, etrafındakiler de onun gibi düşünmeli ve hatta yaşamalıdır.

Belki zaman içinde, yönetici güçlerin ideolojisi değişiyor ama yönetim biçimleri asla değişmiyor. Mesela yıllar önce, türbanla üniversiteye giriş yasaklandı, birçok genç kız, bu yüzden okuyamadı belki… Peki, sonucunda ne oldu?

Örgütlendiler ve eninde sonunda eğitim haklarını elde ettiler. Yasaklar, kısa vadede bir şeyler kazandırır gibi görünür, ama uzun vadede, yasaklara maruz kalan kitleyi, daha fazla hırslandırmaktan başka bir şey kazandırmaz. Kişileri değiştiremediği gibi, onlarda, rövanşist duygular oluşmasına da sebep olur. Yasak koyucular da, kendilerini tatmin etmenin ötesine geçemezler.

Sigara, alkol, uyuşturucu vs…

Bunların, elbette güzel alışkanlıklar olduğunu söyleyemeyiz. Ama hayat, yalnızca güzel şeylerin yapılarak geçtiği bir süreç değil. Açıkçası ben, bir insan için, hiçbir bağımlılığa inanmıyorum. Bir şeye bağımlı olan birey, asla özgür değil demektir. Tüm bağımlılıkların sebepleriyle yüzleşilmeli ve “o sebepler” paramparça edilmelidir. Ama kişi, bunu, konan yasaklar sayesinde değil, kendi içine dönerek başarmalıdır. Yasaklar, içselleştirmeye yardımcı olmaz, sadece tepki yaratır.

Tarih boyunca, yasaklar, hiçbir zaman, insanları isteneni yapma konusunda durduramamıştır. Bir tane dahi ülke yoktur ki, insanları yasaklarla isteğini noktaya çekebilmiş olsun. 5 sene kontrol edersin, 10 sene kontrol edersin, günü geldiğinde, yasaklar mutlaka delinir.

Daha mikro bazda bakarsak; bir ebeveyn, 14 yaşındaki çocuğuna sigara ve alkolü yasaklarsa, o çocuk, mutlaka tersini yapacaktır. Hele ki, karşısında, yıllarca rol model olarak söylediğinin tam tersini yapan bir anne-bana görmüşse. Yasaklayarak, kimseyi kalıba sokamazsınız. Soktuğunuzu sanırsınız, ama zamanı gelince, su yolunu mutlaka bulur.

Bu yasaya Cumhurbaşkanı’ndan onay gelirse, yine olan küçük esnafa olacak. İnsanlar, içkileri süpermarketlerden alıp, depo yapacaklar. Önemli gelir kaynaklarından biri, Cuma, Cumartesi geceleri sattığı içkiler olan tekel bayileri, önemli bir gelir kaleminden olacaklar.

Zaten akşam 10’da kapanan süpermarketler, muhtemelen daha çok içki satışı yapacaklar.

Bakıldığında medeni ülkelerde de buna benzer yasaklar görüyoruz. İngiltere’de, akşam 10’dan sonra, alkol bulmak zordur, hatta küçük şehirlerde imkansızdır. Yalnızca bar ya da kulüplerde devam edilir içki satışına. Amerika’da da benzer bir durum olduğunu, giden arkadaşlarımdan duymuşumdur genelde. Ama başta da belirttiğim gibi, oralardaki alkol tüketim oranları, Türkiye’den katbekat fazladır.

Sonuçta, ben bu yasağın, sağlıklı bireyler yetiştirme isteği ya da güvenlik gibi sebeplerle, uzaktan yakından alakası olmadığını, tamamıyla ideolojik olduğunu düşünüyorum. Ruh hastası yetiştirme konusunda, elimizde onlarca sebep varken, sağlıklı birey kavramını yalnızca alkol üzerinden tanımlamak, yaşam tarzı dayatma isteğinin dışavurumudur.

İçki yasağına kadar, ülkede, sorunlu gençliğin yetişmesine neden olan o kadar çok sebep var ki, işi dönüp dolaşıp içkiye bağlamak, samimiyetsizlikten öteye gidemiyor. Samimiyetsiz icraat konusunda sabıkası fazlasıyla kabarık olanlar, bu gibi kararlarla, yine kendilerinden bekleneni yapmanın ötesine geçemiyorlar.

Not: Bu yazı 27 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

“Benimki Kutsal, Seninki Ruh Hastalığı”

305552-9EB4-672C-C0EF

Yeni bir düşünce özgürlüğü mahkumiyetimiz var. Hayırlı, uğurlu olsun. Sevan Nişanyan’a, Hz Muhammed hakkında söylediği sözler nedeniyle, 13,5 ay hapiz cezası verildi ve Mahkeme Nişanyan’ın sabıkasında, 3 aydan fazla hapis cezası bulunduğuna dikkat çekerek, verilen cezayı ertelemedi.

Nişanyan’ın sözleri şunlardı

“Bundan yüzlerce yıl önce, Allah ile kontak kurduğunu iddia edip; bundan siyasi, mali ve cinsel menfaat temin etmiş bir Arap lideriyle dalga geçmek, nefret suçu değildir.”

Bu sözler, hakaret olarak değerlendirildi. Ama mesela, AKP Ankara İl Yönetimi’nden Mahmut Macit, twitter hesabında yazdığı mesajlarda, ateistlerin yok edilmesi gerektiğini, ateizmin, faşizm ve ırkçılık gibi ruh hastalığı olduğunu savundu. Bu sözler, nefret suçu olarak değerlendirilmedi, özlü söz olarak değerlendirilmiş olabilir.

Ya de mesela, Adnan Oktar hakkında, dinsizlere, ateistlere, evrimcilere ve materyalistlere yönelik hakaretleri nedeniyle, savcılığa suç duyurusunda bulunulmuştu. Savcılık ise, bu ifadelerde, hakaret ve tahrik olduğunu kabul etmekle beraber, bunun ateistler için gerçek ve yakın bir tehlike oluşturmadığı ve ateizmin bir din değil bir felsefi görüş olduğu gerekçesiyle, bu ifadelerin suç teşkil etmediğine kanaat getirmiş ve takipsizlik kararı vermişti.

Çok sıkışırsan, “felsefe” de ve işin içinden çık. Bu gibi sözler, ateistler için herhangi bir tehdit unsuru oluşturmuyor ama mesela Fazıl Say ve Sevan Nişanyan’ın sözleri, doğrudan nefret suçu olarak görülüyor.

Nişanyan, eğer tüm Müslümanları hedef gösterecek bir şekilde konuşsaydı, bu bir nefret suçu olabilirdi, ama bir kesimin kutsal olarak saydıklarını, kimse zorla kutsal saymak zorunda değildir ve eleştirel yaklaşabilir. Bu tarz eleştiriler söz konusu olduğunda, tahammül katsayının ne kadar sınırlı olduğunu, yıllarca birçok örnekte gördük ve görmeye de devam ediyoruz.

Bozulan ezberler, sorgulanan inançlar. Tek bir kişinin bile bu sözlerden etkilenip, bir şekilde sorgulamaya başlamasından o kadar korkuyorlar ki, 2013 yılında dahi, bu gibi cezaları görmeye devam ediyoruz. Ben her şeye rağmen, Sevan Nişanyan’ın hapse gireceğini düşünmüyorum. Ama bu sözlerle ilgili, mahkumiyet kararı vermek bile, en ufak bir yorumda dahi, nasıl da hazırda bekleyen bir mekanizma olduğunu herkesin görmesi açısından, çok önemli.

Değişmeyen, “Big Brother is watching you” durumu.

Birilerinin kutsal olarak benimsediği değerler, yalnızca onları kapsar. Bu şekilde düşünülmezse, o zaman, hemen her gün, dindarlar da ateistlerin değerlerine saldırıyorlar gibi değerlendirilebilir. Gerçi ateistler dava açmaya başlarlarsa, sırf hakaretten, ülkenin 4’te 3’ünün hapse girmesi gerekebilir.

Ateist/dindar konusu açılınca, geçenlerde Radikal’de röportajını okuduğum Pelin Batu’nun, şu sözleri geldi aklıma: “Ateistim ama çoğu insandan dindarım.”

Rahatça anlaşılabilecek bir cümle olmasına rağmen, özellikle Ekşi Sözlük’te, bu açıklamayla ilgili, birçok eleştiri gördüm. Utanmasalar, ergen muamelesi yapacak ve inanılmaz şekilde kafasının karışık olmasıyla itham edeceklerdi Batu’yu. Lisede, müfredata daha çok mantık dersi konması lazımdı, neyse.

Batu, sözleriyle, Tanrı’ya inanmadığını ama eğer dinin özünde, iyi olmaya çalışmak ve aklı kullanmak varsa, hayatında en çok bunları yaptığı için, dindar olarak görülebileceğini kastetmiştir diye düşündüm. Paradoksal gibi görünse de, anlatılmak istenenin açık olduğunu düşünüyorum.

Benim de genel arkadaş çevremden ve etraftan yaptığım gözlemler, ateistlerin, kimseyi incitmek ya da ötekileştirmek gibi bir derdinin olmaması. Dünyada, şiddet ve ötekileştirme dilinden beslenen bir ateist oluşum, fazla göremiyorum. Ama dünyada ve özellikle gelişmemiş toplumlarda, henüz, bu şekilde bir derdi olan, herhangi bir dindar oluşum göremiyorum. Bunun en önemli sebebi, ateizmle doğrudan ilişkili, onu sorgusuz sualsiz kutsayıcı resmi kurumlar olmaması olabilir mi? Ya da, kendilerini ateist olarak tanımlayan insanların, inandıkları sonuçlara, kendi akıllarını kullanarak ulaşmış olmaları gerçeği mesela? Bir yerde, akıl gerçek anlamda kullanılmaya başlanmışsa, nefret kelimesi ve söylemiyle de, büyük oranda vedalaşılmış demektir. Kişi, bağnazlıktan sıyrılmış, kendi doğrularını yaratmıştır. İnsanları, neye inandığına göre değil, neye nasıl inandığına göre değerlendirir. Bir insanın, kurduğu cümlelerdeki altyapıya bakıldığında; kaçının kendi cümlesi olduğu, kaçının “copy paste” yapıldığı rahatlıkla anlaşılır. Zaten, insanlar, o kadar da komplike yaratıklar değiller aslında, bir yerde kolaylıkla ele veriyorlar kendilerini.

Amacım elbette, “Dindarların hepsi kötü, ateistlerin hepsi iyi” gibi, genel bir tanım yapmak değil. Ama illa genellemeye kalkarsak, ortalama alındığında, arada ciddi bir hoşgörü farkı olduğunu düşünüyorum.

Umarım Adnan Oktar gibi insanlara gösterilen hoşgörü, Sevan Nişanyan’a da gösterilir ve bu haksız karardan geri dönülür.

Not: Bu yazı 24 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Kanlı Egolar

d13024826-D528-303E-5468Burak Yıldırım; 19 yaşında, genç bir Fenerbahçe taraftarıydı. Geçen haftaki derbinin hemen sonrasında, Edirnekapı metrobüs durağında, bir Galatasaray taraftarı tarafından öldürüldü. Bir zamanlar, bir şekilde Fenerbahçe’yi sevmiş olması, hayatına mal olmuştu.

Öncelikle belirteyim, bu olayda, kişilerin hangi takımı tuttuklarının hiçbir önemi yok, yalnızca bilgi amaçlı belirttim. Dün bir Beşiktaşlı, bugün bir Fenerbahçeli, yarın bir Galatasaraylı, başka bir gün bir Karşıyakalı. Hangi takım taraftarı olduğu ne fark eder ki. Birisi ölüyor, diğeri öldürüyor. Gençlerin ölümü söz konusu olduğunda; ülkenin sicilinde, her türlü bahane mevcut. En azından, “sporu” insan gibi yapsak diyoruz ama insan olmayı hiçbir alanda başaramadığımız için, doğal olarak, bu alanda da gerçekleştiremiyoruz. Peki, bu olayların önüne nasıl geçilebilir?

Mehmet Demirkol; uzun yıllardır takip ettiğim, çok sevdiğim bir köşe yazarı. Geçen gün, NTV’de, bu olayları çıkartanların, yüzde 1’lik bir kesim olduğunu ve artık bu kesimden kurtulmak gerektiğini söyledi. Söylediklerine katılıyorum ama bir parça eksik buluyorum. Bu olayları çıkartan yüzde 1’lik bir kesim olsa da, bu olayları, adeta düşünceleriyle onaylayan, çok daha büyük bir kesim var. Suçlu olmak için, her zaman gidip birini öldürmeye gerek yok, düşüncelerle de bir suça eşlik edilebilir. Burak Yıldırım’ın öldürüldüğü aksam, “intikam alındı” gibi tweetler atan onlarca “insan” vardı. Bunun tam tersi de vardı elbette. Bu şekilde sözcükler kullanmasa da, hemen her gün sanal alemde ve çeşitli sitelerde birbirine öfke kusan taraftarlar mevcut. Genel olarak eğitimsiz diye düşünülse de, içlerinde gayet eğitimli insanlar da var. Bir yerde, öylesine büyük bir kopuş yaşanmış ki, eğitim de bir şey ifade etmiyor. Zaten Türkiye’de de, eğitim-öğretim diye bir şey yok.

Kısa bir bilgi olarak, fanatizmin; gerçek anlamda bir birey olamamış insanların, kendini daha iyi hissetmek için, varlığından çok daha büyük bir kuruma ait olma isteğiyle doğrudan ilgili olduğu gerçeği, üzerine sayfalarca makale yazılabilecek, sosyolojik bir konu olduğu için, burada fazla değinmeyeceğim.

Kökten bir çözüm için, okul öncesi eğitimden, aile eğitimine kadar, çok büyük çaplı bir reform gerekiyor. Türkiye’de fanatizmin sebebi, futbol ya da kulüplerin kendisi değil, her olayda olduğu gibi, sistemin ta kendisi ve futbolu yöneten ya da yönettiğini sananlardır.

“Ne kadar çok kışkırtırsam, o kadar çok stada çeker, forma, t-shirt vs satar, koltuğumu daha da sağlama alırım” diye düşünen ucuz yönetici profili, 2013 senesinde dahi, bir hayli fazla sayıda. İsim vermeye gerek yok, isimleri zaten biliyoruz. En öfkelisinden, en kibar görünmeye çalışanına dek, hepsi koca bir hiç. Ne spora, ne de topluma, en ufak bir katma değerleri yok. Kimi, yıl sonunda yapılacak açıklamaları, derbiden önce yapar; ortalık bir anda gerilir. Sorsak; en kötü, futbolcuları motive etme amaçlı yaptım diyecektir. Kimi, şampiyon olduğu halde, takımı çok fazla Cuma maçı yapıyor, karşı takım hiç yapmıyor diye isyan eder. Karşı takımın, sezon içinde, 64 maç yaparak; rekor kırdığından haberi dahi yoktur. Karşı takım, haftalarca Çarşamba/Perşembe günleri maç yaptığı için, Cuma günü maç yapmasının mümkün olmadığını bilmez, ya da bilmek istemez. Yalnızca, “Biz” derler, lügatlarında, “Onlar” yoktur.

Tüm bunlar eşliğinde, taraftarlardan olgun olmalarını, futboldan keyif almalarını beklemek, korkunç bir iyimserlik olur. ”Seni unutmayacağız Burak Yıldırım” pankartının altına, 2010-2011 şampiyonu Trabzonspor, Arena’ya hoş geldin” yazacaktır bu bilinç, Burak Yıldırım’ı unutmayacağını söyler mesela ama Burak Yıldırım’ın tuttuğu takımın, şampiyonluğunu, hiç düşünmeden bir kalemde siler. Kendi tarihini ise zaten hiç düşünmez, düşünemez. Bunlar önemsiz ama, sonuçta Burak Yıldırım’ı unutmayacaklar. Bunun gibi, çelişki dolu durumlar, her takım taraftarlarının içinde mevcut. Bunun yanı sıra, sahadaki bilinç ise, “Bu kupayı, Trabzonspor için de kaldırıyorum” diyecektir.

Sonuçta, 19 yasında bir genç, yine bir hiç uğruna öldü. Belki söylenenlere aldırmayıp, arkasını dönüp; çekip gitse, ölmeyecekti. Ama olmadı; belki gururuna yediremedi, belki de anlık öfkesine yenildi…  Orada, o anda, o formayla dolaşıyor olmak, 1 saniye içinde tüm hayatını çaldı.

Kimsenin şampiyonluğu, bir çocuğun hayatından daha değerli değil. Yıllar boyunca, Burak Yıldırım gibi, daha birçok takım taraftarı, bir hiç uğruna öldü. Hepsi de, Burak Yıldırım kadar anılmıştır. Bir iki hafta pankart açılır, 3 gün sonra unutulur. Biz en çok, anmaları severiz, ama onu öldüren koşulları yaratan atmosferi değiştirmek için, eli taşın altına koyma, sorumluluk alma kültürü, yakınımızdan dahi geçmez. Düşünmekten ve değiştirmeye çalışmaktan, bir zamanlar öylesine nefret ettirilmiş ve korkutulmuşuz ki, bu sonuçlardan fazlasını da bekleyemiyor insan.

Geçenlerde, Radikal Blog’da, karşılıklı diyalog şeklinde, çok güzel bir yazı okudum. http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/turkiye-dogu-ve-bati-22745

Yazının bir yerinde, yazar, “Tüm bu ikiyüzlülükleri ve sefillikleri, topluma tokat gibi çarpacak Nietzsche’lere ihtiyacımız var” diyordu. Sapla samanı ayırma konusunda her sözüyle örnek olacak, gerçekleri, gerektiğinde korkusuzca haykıracak insanların suratına…

Her camianın olduğu gibi, spor camiasına da, bu işin spor olduğunu ve kısa vadeli kazanç isteğiyle, hiçbir yere gelinemeyeceğini anlatmaktan çekinmeyen, bu tarz insanlar lazım. Bu insanları, bu kadar kirli bir yapının içine girmeye ikna etmek, bir hayli zor elbette. Girenlerin, dayanamadığına ve çok kısa sürede kaçtığına dair, birçok örnek mevcut elimizde. Hem farkındalığı yüksek olacak, hem spordan ve futboldan anlayacak, hem de bu işlere girecek kadar cesur olacak. Aklımıza kaç kişi geliyor? Çok çok az biliyorum ama bu insanları bulup çıkartamadığımız, gönüllü olanları da orada tutmayı başaramadığımız sürece, Burak Yıldırım,  ilk olmadığı gibi, son da olmayacaktır.

Not: Bu yazı 21 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Gandi Kemal

fft5_mf151264-C9C1-AAD5-FC43Bundan 3 yıl önce, Deniz Baykal, kendisine ait olduğu iddia edilen görüntülerin ortaya çıkmasından 3 gün sonra, 10 Mayıs 2010 tarihinde, istifa etti. CHP’de, Deniz Baykal’ın istifasıyla boşalan genel başkan koltuğuna, Kemal Kılıçdaroğlu geldi. 2009 yılında yapılan belediye seçimlerinde, seçimi Kadir Topbaş kazanmasına rağmen, aldığı %36,80’lik oy yüzdesiyle, partisinin 2004 yerel seçimlerinde aldığı oy oranını %25 artıran ve o dönem parti içinde hızla yükselmeye başlayan; adeta yolsuzluklarla mücadele deyince, akla gelen ilk isim haline gelen; Kemal Kılıçdaroğlu’nun; böyle bir konuma öyle ya da böyle geleceği, az çok tahmin edilen bir şeydi.

Kılıçdaroğlu’nun başkanlığı sonrası, yıllar sonra, ilk kez “Yeni” kelimesiyle, “CHP” bir arada kullanılmaya başlamıştı. Partinin tabanındaki bazı “ağır toplar” bu durumdan rahatsız olsa da, artık Kemal Kılıçdaroğlu yeni başkandı. Bir “Tuncelili”, CHP’nin başına geliyordu. Gerçek anlamda; bir milat olarak görülebilecek bir durum. Yeni ve genç isimler sonrası, partide gerçek anlamda “sol ve sosyal demokrat” kanat güçlenmeye başlamış; Ulusalcılar, o yıllardır süregelen güçlerini yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştı. Kılıçdaroğlu, öyle bir şekilde gelmişti ki, yıllarca CHP’nin hemen hemen tüm politikalarını eleştiren, liberal sol çevrelerde dahi, ılımlı bir hava estirmişti.

2011 yılındaki, ilk genel seçimleri kaybetti. Çok da şaşılacak bir durum değildi. Özellikle, 2007’den sonra, hegemonyasını her alanda hızla artıran AKP düşünüldüğünde, yumuşak üslubu ve çok da güçlü olmayan hitabet tarzı nedeniyle, birçokları tarafından, başarılı olmasına ihtimal verilmiyordu. Etrafında, CHP’nin alışılagelmiş, Ulusalcı kanadından çok fazla kişinin bulunmuyor oluşu da, onu zaman zaman, parti tabanından bazı eleştirilerin odak noktası haline getiriyordu.

Ve son dönem… 2002’den beri iktidarda olan AKP, 1984’ten beri, yaklaşık 40,000 kişinin ölümüne neden olan çatışma ortamını, artık sona erdirme iddiasında… Ama tüm bu süreç boyunca, başından beri, CHP’yi, yani ana muhalafet partisini, çözüm sürecine katma konusunda fazla istekli değil. En azından, hemen hemen tüm CHP’liler, bu şekilde düşünüyor. Benim de fikrim bu yönde. CHP, ne kadar uzlaşmaz görünürse görünsün, AKP’nin ana derdi, tüm pastayı kendi yemek gibi görünüyor.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, Kılıçdaroğlu’nun, bu günlerde, gergin zamanlar geçiriyor olduğu muhakkak. Tarih belki de, CHP’yi, bu süreçte, hiçbir söz sahibi olamamış bir parti ve AKP’yi de, bu süreci çözen parti olarak yazacak. Gerçi işler o kadar basit ilerleyecek mi? Bekleyip; göreceğiz. Ama o şekilde ilerlerse, gerçekten de müthiş bir ironi. Bir tarafta sosyal demokrat, bir tarafta milliyetçi muhafazakar bir parti ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük sorununu, o sosyal demokrat parti değil, milliyetçi muhafazakar bir parti çözecek belki de. Bu süreçteki sosyal demokrat partinin başkanı için, çok da kolay kabullenebilecek bir durum değil.

Bugün artık, CHP’nin elindeki en önemli koz, AKP’nin Suriye politikası gibi görünüyor. Doğal olarak, Kılıçdaroğlu da, bunu sonuna kadar kullanmak istiyor. Reyhanlı’daki patlamayla, AKP’nin dış politikası arasında bağlantı kurmak için, siyasetle fazla ilgilenmeye gerek yok. Kılıçdaroğlu’nun, bu durumu sonuna kadar kullanmak istemesi, gayet doğal görünüyor.

Bu durumla ilgili, Kılıçdaroğlu’nun, geçen günlerde söylediği birtakım sözler, Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grubu Başkanı Hannes Swoboda’yla, arasında gerginlik doğmasına neden oldu. Kılıçdaroğlu, kendisine yöneltilen bir soruya, şu sözlerle karşılık verdi:

“Reyhanlı’da ölen 51 kişinin katili Recep Tayyip Erdoğan’dır. Onun sorumlusu Recep Tayyip Erdoğan’dır. İstiyorsa gitsin Reyhanlı’da yurttaşlara sorsun. Hatay’da sorsun, Kırıkhan’da sorsun, Samandağ’da sorsun, İskenderun’da sorsun. O masum insanların ne günahı vardı- Kalkmış CHP’yi suçluyor, ‘CHP, Esed rejimini destekliyor’. Hiçbir zaman baskıcı hiçbir rejimi desteklemedik. Tıpkı AK Parti hükümetini desteklemediğimiz gibi.”

Esed ile Erdoğan’ın “baskıcı” olduklarını ve aralarında “ton farkı” bulunduğunu da söyleyen Kılıçdaroğlu, “Ne fark var aralarında demokrasi açısından?” diye sordu.

Kılıçdaroğlu, sanki ilk kez, bir parça kontrolü kaybetmiş gibi görünüyor. Recep Tayyip Erdoğan’dan, bu yazıyı okuyanların yüzde 99’u gibi, ben de hoşlanmıyorum. Ama onu, yüzbinlerce insanını katletmekten çekinmeyen ve ülkesini, yıllardır canı istediği gibi yöneten bir liderle karşılaştırmak, adeta, haklıyken haksız duruma düşmek gibi bir duruma sebep oluyor. Recep Tayyip Erdoğan’a yapılacak en mantıklı suçlama, “Suriye’de iç savaş başlamadan önce, yıllarca Esad’la çok yakındın, isyan başlayınca mı aklın başına geldi” diye sormak ve hiç durmadan bunun üzerine gitmek olur.

Onun dışında, Erdoğan’ı doğrudan Esad’la eşleştirmek, dışarıdan bir göz tarafından bakılınca, Kılıçdaroğlu’na eksi puandan fazlasını getirmeyecektir. Kılıçdaroğlu, elindeki en önemli kozu, daha akılcı şekillerde kullanırsa ve bunu ülke dışında da, daha doğru cümlelerle anlatırsa, çok daha iyi tepkiler ve sonuçlar alacağı kesin. Kimileri, O’nu ilk zamanlar balon olarak görse de, yukarıdaki gelişimi ve ayrıca geçmişini incelediğimizde, ciddi bir tırnakla kazıma hikayesi görüyoruz. Bu yüzden, Kılıçdaroğlu’nun, çok daha kaliteli bir muhalefet yapmasını beklemek; iyimserlik olmaz.

Tarihten olayları cımbızla çekip, argümanlarını desteklemeye çalışmak, nasıl ki Erdoğan’ı komik durumlara düşürüyorsa, bu şekilde bir mukayese yapmak da, Kılıçdaroğlu için benzer bir durum oluşturur. Erdoğan’ın üslubunu ve tarzını örnek almanın, bir getirisi olmayacaktır. Eldeki en önemli kozu, bu gibi yorumlarla heba edip; karşı tarafa çok rahat bir şekilde, bu sözler üzerinden gündemi değiştirme olanağı sunarsanız, onlar da bunu kullanacaktır.

Bazen, aklıma, Gandi Kemal benzetmesi geliyor. İlk bakışta çok komik ve alakasız bir benzetme gibi görünse de, belki de bu gibi kimi durumlarda, çok fazla bağırmak yerine, Mahatma Gandhi gibi sessizce ve inatla mücadele yöntemini seçmek, çok daha fazla şey anlatacaktır. Siyasette, sürekli bağırmak gibi bir üslup tercihiniz yoksa, bu yöntem zaman zaman, sizi destekleyen ve dışarıdan gözlemleyen kitleleri etkileme konusunda, çok daha etkili ve başarılı olabilir.

Not: Bu yazı 19 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

“Aman Efendim! Biz Siyahi Futbolcuları Çok Severiz”

muzzzzzzz_15052013_1544_480p_wmp4-5D50-2BC1-FA6AYine yoğun tartışmalarla ve kavgalarla dolu bir futbol haftasını geride bıraktık. Galatasaray’ın şampiyon olarak tamamladığı 2012-2013 sezonu, bu hafta sonu oynanacak maçlarla sona erecek.

Geçen haftanın en çok konuşulan olayı, kuşkusuz, Fenerbahçe-Galatasaray derbisindeki olaylardı. Bir kez daha, saha içi ve dışındaki olaylar, derbinin önüne geçti. Maçla ilgili, benim açımdan en keyif verici şey, Fenerbahçe’nin Kadıköy’de yine kazanarak, 13,5 yıllık Kadıköy’de kaybetmeme geleneğini sürdürmesi oldu. Bunun haricinde ise, maalesef, yine hoş olmayan bir takım olaylar gelişti. Volkan-Sabri kavgasının ve iki futbolcunun, maçın sonrasındaki söylemlerinin detayına, fazla girmeye gerek yok. Her yerde olduğu gibi, futbolda da böyle insanlar var, işini iyi yapmaya odaklanmak yerine, ucuz hareketlerle insanların gözünde yükselmek isteyen. Yıllarca, bu tarz hareketleri yapan insanların tribünlerin sevgilisi olduğunu düşünürsek, bu kişileri çok da suçlayamayız elbette. Bir nevi, işyerindeki üstüne güzel görünmeye çalışıp, terfi etmeyi kolaylaştırmak gibi. Son zamanlarda, klişe haline getirdiğim bir düşüncemi, burada tekrarlamak istiyorum. “Onlar yalnızca, yapmaları gerekeni yapıyorlar.” O hareketlerin, çoğunluk tarafından, hoş görülmediğini anladıkların gün, yapmayı da bırakacaklardır.

Derbiye dönersek; Fenerbahçe açısından, iyi geçen bir maç oldu. Psikolojik açıdan, maça Şampiyon olarak gelen Galatasaray’ı yenmek önemliydi. Ayrıca, Kadıköy’deki geleneği sürdürmek ve ilk 2’yi garantilemek adına, önemli bir galibiyetti.

Ve evet? Gecenin en çok konuşulan fotoğrafı ise, elindeki muzla sahaya işaret yapan, birkaç Fenerbahçe taraftarı oldu.

Bu kişiler, önceki günkü basın toplantısında, “Benim siyah arkadaşlarım da var” klişesiyle, olayın ırkçılıkla alakası olmadığını söylediler. Bu gibi durumlarda, en çok “Benim şöyle arkadaşlarım da var” klişesinden korkmak gerektiğini, bu konularla genel olarak ilgilenen arkadaşlar bileceklerdir. Bunun yanında, arkadaşlar, sindirim sistemlerindeki sorun nedeniyle, bu aralar meyve ağırlıklı beslendiklerini ifade ettiler. O yüzden, o gün, stada muzla gelmişler. Tamam, peki, hadi burası da mantıklı diyelim. Peki, tellere tırmanıp, sahaya doğru, elde muzla işaret yapmak nedir? Olayın doğaçlama geliştiği ve şanssız bir fotoğraflanma anından ibaret olduğunu düşünmek için, sanırım, bir hayli iyimser olmaya ihtiyaç var. Sahada, o anda yalnızca Galatasaray’ın kalecisi Muslera’nın olduğunu iddia etseler de, maalesef bazı fotoğraflar, durumun tam öyle olmadığını gösteriyor. Üstüne üstlük, Fenerbahçe’de, 3 tane siyahi oyuncu olduğunu düşünürsek, bir insanın gerçekten de, bu kadar aptalca bir hareket yapmış olmasına, ihtimal vermek istemiyor insan. Drogba da buna benzer bir yorumda bulundu maç sonrasında. Ancak, bir fotoğraf üzerinden, tüm Fenerbahçelileri eleştirmesi ve henüz 3 aydır tanıdığı kendi taraftarını övmesi, zekasına ve tecrübesine yakışmadı.

Olayın bir yönü bu, diğer yönü ise, muzun, yurdum insanının bir kesiminin, cinsellik dolu esprilerine maruz kalan bir meyve olması. Bu kişinin de, belki Muslera’ya, belki de diğer futbolculara, o tarz bir hareket yapmış olması da muhtemel. Avrupalı, statta muzu, genel olarak ırkçılıkla bağlantılı olarak kullanıyor. Bizde ise durum, oturtamadığımız cinsellik anlayışımız sebebiyle, biraz daha karmaşık.

Yani kısacası efendim, genelde, bizdeki ırkçılık tam olarak bu şekilde çalışmıyor.

Dünkü basın toplantısına dönersek; Fenerbahçeli yönetici, “Efendim, bizim kültürümüzde böyle (ırkçılık vs) şeyler yok, bu gibi şeyler çıkartarak, Türkiye‘yi Avrupa’ya rezil ediyorlar” cümleleri eşliğinde bir savunma yaptı. Yani, hiç bitmeyen, o meşhur, “ülkemiz dünyaya rezil oluyor” düşüncesi.

Biz, içimizde her türlü pisliği yapabiliriz, her türlü kıyımı, aşağılamayı yaparız ama ne olursa olsun; ülkemiz dünyaya rezil olmasın. O yüzden işi, en kestirmeden, “birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günler” klişesine bağladı. Tipik bir özeleştiri yapmaktan aciz yönetici profili. Bir gün, bu kişilerden kurtulmak, Türkiye’de futbol için, bir milat olacak.

Olayın bir başka boyutu da, bu tartışmalar üzerinden Fenerbahçe’yi suçlayanlar. Sanırsınız ki, kendi taraftarları, her zaman en centilmen, her zaman en sağduyulu taraftar. Sapla samanı ayıramamak; bölüm 14,039.

Daha 3-4 yıl önce, Galatasaray taraftarının, Sivasspor forması giyen, İsrailli futbolcu Balili’ye, “i..e Balili, O.Ç İsrail” diye bağırdığını hatırlıyorum mesela. Ama pardon doğru, ırkçılık yalnızca siyahlara yapılıyordu, inanç üzerinden yapılan aşağılamalar ırkçılık sayılmıyordu. Mesela, birine, “Çok çingenesin sen de ya” diyip O’nu cimri olmakla suçlamak aslında ırkçılık değildir. Milli maçta Ermenilere küfrederiz, canımız sıkıldı mı Alevilerin kapılarını işaretleriz, Kürtleri yıllardır aşağılarız… Ermenilere, Yahudilere, Rumlara, Kürtlere, Alevilere kısaca “Sünni-Türk” olmayan, tüm ötekilere yapılanlar ırkçılık değil. Onlar başka bir şey işte, ırkçılık değil. Hatta bu “gavur” lafı, asla aşağılamak için değildir, biz o sözcüğü, yalnızca, “Müslüman ve Türk değil” anlamında kullanmak için yaratmışızdır. Kesinlikle burada bir aşağılama yoktur.  Bir şeyi, bu kadar sorgusuz sualsiz içselleştirirseniz, yüzyıllarca, onun ne anlama geldiğinin farkına dahi varmazsınız.

Görüldüğü gibi, sicilimizde, bu tarz olaylardan çok var. Bu yüzden, Galatasaraylı, Fenerbahçeli, Beşiktaşlı diye genelleme yapmak, bize hiçbiri yere götürmez çünkü 3 aşağı 5 yukarı, tüm taraftarlar ve taraftar grupları birbirinin aynıdır. Burada belki, çok küçük bir farkla, Beşiktaş’ın Çarşı grubu ayrılabilir. O ayrılığından özünde de, özellikle son 15 yılda, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın gölgesinde kalmanın getirdiği bir yalnızlık ve dışlanmışlık hissinin, farklı konularda bir bilinç yaratmış olması, yatıyor olabilir. Yoksa tarihte, ufak da olsa, böyle bir ayrım için, mantıklı bir sebep yok.

Tüm bunlar eşliğinde, “Bizde, ırkçılık yoktur. Biz asla, siyahi futbolcuları yuhalayıp, muz göstermeyiz onlara” diye bir savunma yapmak, elbette çok çocukça kalıyor. Eğer, ortada ırkçılık olmadığına dair bir iddia varsa, en azından, klişeler yerine, fotoğraflarla desteklenmeli, eğer desteklenemiyorsa da, özür dilenmeli. “O tarz işler, yalnızca Avrupa’nın işidir, biz siyahi futbolcuları çok severiz. Irkçılık bizim kültürümüzde asla ama asla yoktur.” gibi cümleler, yeterli değil. Bir de üstüne, sanki stada muzla gitmek, çok olağan bir hareketmiş gibi, “Bu haberler niye çıkıyor” diye sitem edip, Türkiye’yi yıpratıyor diye kızıyorlar. Keşke, şöyle adamakıllı bir şekilde yıpranabilse, hatta dibe vurabilse de, sonunda, bir şeylerin farkına varmak konusunda, kitleleri harekete geçirse. İnsan, en dibe vurduğunu hissettiği an, uyanır, yeni şeyler inşa etmek için şevk duyar, hatalardan ders alır. “Ne var yahu, ortada bir şey yok ki” diyerek sorunları gömmeye devam ettikçe, o toplumdan hiçbir şey olmaz.

Bu yazıyı da, her zamanki iyimser havayla, kapatmak istiyorum.  Bu görüntüler, tüm bu kavgalardan ve hareketlerden rahatsız olan ve hatta tiksinen bizlerin, futboldan ve spordan soğumamıza neden olup, spordan aldığımız keyfi azaltmamalı. Elimizden geldiğince bu saçmalıkları, bu insanların yüzüne vuralım, hepimiz taraf olsak da, taraf olmanın, bizi, olaylara vicdansız ve sübjektif bir şekilde yaklaşmamıza, neden olmasına izin vermeyelim, sağduyumuzu kaybetmeyelim. Çünkü, taşın altına elimizi koymadığımız sürece, 1000 sene de geçse, bir şeyler değişecek gibi görünmüyor.

Not: Bu yazı 17 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Değişiyorum; Öyleyse Varım

degisim-066E-C4D8-39B3Değişmek ve sonucunda gelişmek; er ya da geç her insanın yüzleştiği bir durumdur. Dünyada, değişmeyen bir insan olduğunu sanmıyorum. Kimi çok erken değişmeye başlar, kimi daha geç. Zeka, yaşanan deneyimler, arkadaşlıklar, herhangi bir film ya da kitap, hayat mücadelesi, yaşanan travmalar, bu konudaki en belirleyici etkenlerden, birkaçı olarak sayılabilir.

Değişmek, bazı toplumlar için, çok da sevilen bir kavram değildir. Mesela Türkiyetoplumunda, değişime, genelde iyi gözle bakılmaz. Üzerine hiç düşünmeden, dönek deyip geçilir hatta, değişen kişinin hikayesine ait, bir satır dahi duyulmamış olsa bile.

Mesela, popüler örneklerden birinin üzerinden düşünürsek, benim aklıma ilk Ahmet Hakan geliyor. İçinden çıktığı yapıyı eleştiren ve hatta bununla, yeri geldiğinde dalga geçen biri olduğu söylenebilir. Bunun sonucunda da, ne içinden çıktığı camia, ne de- kabaca tarif edersek, bu camianın tam karşısındaki camia- genel olarak hoşlanmıyor kendisinden. Genelde, onla ilgili izlenimleri, dönekliği etrafında şekillenir.

Bir insanın, geçmişiyle ve sonrasında, değişimiyle barışık olması çok önemlidir. Bana göre, en önemlisi, geçmişin esiri olmamak, ama aynı zamanda da, onu unutmamaktır. Eğer, kişi bariz şekilde değişmesine rağmen, “ben zaten hep böyleydim” diye düşünüyorsa, bence onun değişimi çok da bir şey ifade etmez. Geldiği noktayı, daima inkar edip, düşüncelerinin zaten hep öyle olduğunu söyler ve kendini kandırmaya devam eder. Kendi geçmişini ve geldiği noktayı inkar etmeyi bıraktığında, bir şeyler, içinde gerçek anlamda sarsılmaya başlayacaktır ve değişiminin hakkını vermeye başlayacaktır.

Benim de, değişim konusunda, kısa bir hikayem var.

2 ya da 3 yıl kadar önce, Hrant Dink’in ölüm yıldönümünde yaptığım bir paylaşım sonrası, aldığım bir mesajı hatırlıyorum. Mesaj, beni uzun yıllardır tanıyan ama çok da yakın olmadığım bir arkadaşımdan geliyordu. Mesajında şöyle diyordu:

“Keşke, şu Hrant Dink’e verdiğin önemi, şehitlere de versen.”

Bu bakış açısı, benim için çok tanıdık bir bakış açısıydı. O günlerde, insanlarla uzun tartışmaya girmek ya da onları değiştirmeye çalışmanın mantıksızlığını ve imkansızlığını, yeni yeni keşfetmeye başlıyordum. Bu gerçeği, zaman zaman, hayat konusunda tecrübeli bazı insanlardan duysam da, bunu gerçek anlamda, kişinin, ancak kendisi keşfedip içselleştirebiliyor.

Ama bu görüş, karşıdaki tarafından dile getirilen bir düşünceye, tamam deyip geçmek olarak yorumlanmamalı bence. Ne olursa olsun, düşünülen fikir, karşı tarafla paylaşılmalı ve gerisi de karşıdaki kişiye bırakılmalı diye düşünüyorum.

Kendisine verdiğim cevaba dönersek; iki olayın birbirinden çok farklı şeyler olduğunu ve sapla samanı karıştırmamak gerektiğini söylemiş ve neden öyle düşündüğümü kısaca özetlemiştim. Bu cevabımın altında yatan şey, şu bakış açısıydı:

“Ben, orada ölen gençlerin hiçbirini, kişisel olarak tanımasam da, elbette onlar için de üzülüyorum. Bunun da haricinde, ben zaten, onları bu şekilde ölüme gönderen zihniyetin yüzlerce yıllık gelişimi üzerine, hemen her gün düşünüyor, bununla ilgili okuyor ve tartışıyorum. Bunların haricinde yapacağım, herhangi bir paylaşım, popülizm ve onların ölümü üzerinden prim yapmaktan fazlası olmaz.

Ama Hrant Dink konusu, benim için, bu durumdan biraz daha farklı bir konuydu. Dürüst olmak gerekirse, Hrant Dink’in ölümüne kadar, ne Agos almışlığım, ne de kendisinin herhangi bir yazısını okumuşluğum, vardı. Ama onu öldüren zihniyetin, ortaya çıkış ve yükseliş hikayesini çok iyi biliyordum.

Onun ölümüyle birlikte, kendisinin, yaşadığı ülke içindeki, yerleşmiş, milliyetçi bağnaz düşüncelerle ve hatta Ermeni diasporasıyla dahi yaptığı mücadeleyi keşfettim. Türkiye’den kaçıp, uzaktan yazılar yazarak hem hayatını daha rahat ve “güvenli” bir şekilde devam ettirmek, hem de kendini tatmin etmek yerine, doğup büyüdüğü yerde kalıp, insanları bilinçlendirmek adına, her iki tarafı da yeri geldiğinde eleştiren ve sözünü sakınmaksızın söyleyen, cesur bir adam keşfettim. Tabii O, her zamanki gibi, birileri için, satılmış bir adamdı. Ayakkabısının altı delik, “satılmış” bir adam.”

Arkadaşıma, bu kadar detaylı bir açıklama yapmadım elbette. Yapmalı mıydım? Belki. Yalnızca, sonuçta, bu ikisinin çok farklı şeyler olduğunu söyledim. O da bana, bu düşüncelere karşı, genelde otomatik şekilde söylenen bir takım sözler söyledi. Benim için hepsi klişeydi, ama sorun değildi. Beni tanımasa, kim bilir, belki de daha öfkeli belirtecekti tepkisini. Sonuçta sohbetimiz, ortak bir paydada birleşemeden, dostça bitti. Ve sonrası.

Bundan birkaç ay önce, kendisinin, Facebook‘ta yazdığı bir ileti çarptı gözüme:

“Arkadaşlar, Şehit cenazeleriyle, Hrant Dink’in ölümünü karşılaştırıp, acıları yarıştırmaktan ne zaman vazgeçeceksiniz?”

Önce gözlerime inanamamış, sonra düşününce, normal bulmuştum çünkü arkadaşımın, bir süredir, eskisi kadar, içi boş, Vatan millet Sakarya paylaşımları yapmadığının farkındaydım. “Bayram günleri paylaşıcımları” olmaktan dahi çıkmıştı. Ama bu kadarını da beklemiyordum. Hemen, hafif megalomanca, kendime küçük bir pay çıkardım. Acaba orada ettiğim birkaç cümle, onu etkilemiş ve bir şeyleri sorgulamaya itmiş olabilir miydi?

Ama düşününce, bunun çok da önemli olmadığını anladım. Önemli olan, 2 sene farkla, bir kişinin nerdeyse, bir uçtan başka bir uca geçişini gözlemlemekti. Değişim; çok açıktı.

Eğer elimde, bu şekilde gerçek bir hikaye varsa, insanlarla laf dalaşına girmenin ne anlamı var ki, diye düşündüm bir kez daha. O, belki daha çok düşündü, belki daha çok okudu. Belki gözlemledikçe, daha çok çelişki keşfetti fikirlerinde. Sonuçta, bunların bir önemi yoktu, değişim değişimdi.

Zamanı gelmişse, kişi bir kere yakalanmışsa, değişiminin önünde kimse duramaz.

Erich Fromm; “düşünmek günah işlemeye benzer, insan onun zevkini bir kez tattı mı artık ondan bir daha vazgeçemez” der. Belki de, hayattaki en önemli nokta, bir şekilde zinciri kırıp, insanın kendi aklıyla düşünmeye başlaması (Immanuel Kant’a da bir selam yollayalım buradan). Bu bir kere başladı mı, hiçbir güç, değişimin önüne geçemiyor zaten.

O yüzden, herkesin hikayesine saygı duymak ve kimseyi değiştirme çabasına girmemek, en mantıklı yaklaşım gibi görünüyor. Çünkü insan, büyük oranda, geçmişinde deneyimlediği olaylar sonucu, bir şekilde senden daha farklı düşünüyor. Ama bu, hayatı boyunca öyle olacağı anlamına gelmiyor. Sen de değişebilirsin, o da. Sen dürüst ol, fikrini söyle ama amacın onu değiştirmek olmasın, amacın; yalnızca dürüst olmak olsun. Eğer senin sözcüklerini önemsiyorsa, bir şekilde aklında tutuyordur, eğer gerçekten de bir şekilde kaydettiyse, günü geldiğinde sen, onun değişiminden payını alacaksın zaten.

Bu yüzden, “değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir” sözünü akılda tutmak, etrafındakileri değerlendirirken, en mantıklı ve huzurlu düşünce gibi görünüyor.

Not: Bu yazı 14 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Haber Alma Özürlülüğü

tumblr_inline_mmoldxyzug1qz4rgp-CF06-09D6-7FA5

Reyhanlı‘daki bombalı saldırıyla ilgili, patlamadan 1 gün sonra, Reyhanlı Sulh Ceza Mahkemesi tarafından, yayın yasağı getirildi. Değişen rakamlar dışında, 2 gündür, konuyla ilgili herhangi bir haber ya da tartışma göremiyoruz.

Peki neden?

İnsanların bu kadar önemli bir olayla ilgili, haber alma özgürlüğü, hangi gerekçelerle kısıtlanıyor? Bakıldığında, çok fazla sayıda insanın öldüğü bir saldırıdan söz ediyoruz. Orada akrabası ya da tanıdıkları yaşayan insanlar, ilçede neler olup bittiği konusunda, yetkili ağızlardan bilgi almak istiyorlar. Güvenilir açıklamalar talep ediyorlar. Kamuoyu, bu konu hakkında, gerçek ya da değil, aydınlatıcı senaryolar duymak; bu olayın potansiyel sebep ve sonuçları üzerine bilgilendirilmek istiyor. Tüm bunlar göz ardı edilip, bir anda yayın yasağı getirmeyi, akla ve vicdana sığdırmak zor.

Bakıldığında, ciddi sayıda insanın öldüğü saldırılarda, tekrar tekrar haber yapmak, soruşturma süreci açısından bir şey kazandırmıyor gibi düşünülebilir. Hatta bu saldırıyı gerçekleştirenlerin, amacına ulaşmalarına hizmet etmek olarak da algılanabilir. Ama bence, bu gibi bir düşünce, burada çok da geçerli değil, çünkü buradaki patlama herhangi bir olayla ilgili değil; bir ülkede, 2 yıldır devam eden, bir iç savaşla ilgili.

Bu saldırı, bir hükümetin, yüzde 99 ihtimalle, büyük oranda uyguladığı dış politikaların uzantısı nedeniyle gerçekleşmiş bir saldırıdır. O yüzden, x bir yerde, x bir örgütün herhangi bir eylemi olarak değerlendirilip, akabinde yayın yasağı konulamaz.

Kaç kişinin öldüğü dahi, henüz netlik kazanmış değil. Görgü tanıklarının, 100’lerce kişinin ölmüş olabileceğine dair, ifadeleri var. Bazı uluslararası yayın organları ve yerel haber servislerinin de buna benzer iddiaları var. Bu denli, karışık bir durum söz konusuyken, yayın yasağı getirmenin, iyi niyetli bir uygulama olmadığı ve altındaki amacın da açık olduğunu düşünüyorum.

Elbette, bu tartışmaların odak noktası olarak, dönüp dolaşıp konu, AKP’nin Esad, pardon Esed yönetimiyle ipleri koparması ve muhaliflere destek vermesi olacak. Bunların tartışılması da, elbette, AKP’nin komşularla sıfır sorun politikasıyla başlayıp, bu günlere gelen dış politikasının sorgulanması demektir. Ama bu sorgulama süreci, bu karar nedeniyle, şu an itibariyle sağlıklı bir şekilde başlayamıyor.

Demokratik bir ülkede, bu gibi konular, açık açık tartışılır. Ama Türkiye‘nin, emekleme dönemini bir türlü aşamayan demokrasisi nedeniyle, bu gibi çoğu olayda olduğu gibi, yine bilgisizlik içinde boğulmaya devam ediyoruz.

Herkes birbirini suçluyor ve belki de bu bilgisizlik hali, zaten gerilmeye ve birilerini ötekileştirmeye yer arayanların, daha da bir iştahını kabartıyor ve olayları daha da sıkıntılı bir noktaya götürüyor. Kendilerine sorsanız, bu uygulama elbette, birçok potansiyel karışıklığın önüne geçilmek için yapılıyor.

Bir gün elbette, ileri demokrasi kavramını dibine kadar göreceğiz. “Ben yasakladım oldu”, dönemi, bir gün elbette sona erecek. 2013 yılında dahi, sansürle uğraşıyor olduğumuza göre, yol çok uzun tabii. Ama olsun, tarih bize, her çıkışın bir inişi olduğunu, güçle sarhoş olunca, er ya da geç, çöküşün kaçınılmaz olduğunu, bugün birilerini alkışlayanların, yarın hiçbir şey olmamış gibi yuhalayacağını da gösterdiği için, çok da kötümser olmaya gerek yok.

Not: Bu yazı 13 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Made in Bangladesh

20098716-7A7A-AD6C-4E4BMade in Bangladesh, Made in China, Made in Pakistan, Made in herhangi bir 3. Dünya ülkesi.

Bu made-in’leri, küçükken alınan bazı kıyafet ya da oyuncakların etiketinde, okuduğumu hatırlıyorum. O yıllarda, bunun ne anlama geldiğini bilmiyorken, İngilizceyle tanışınca, ne anlama geldiğini keşfetmiş oldum:

“Bangladeş’te üretildi”, “Çin‘de üretildi.”

Yazının ne anlama geldiğine dair merakın yerini, kısa süre sonra, “İyi de bu markalar, o ülkelerin markaları değil ki. O halde üretim, neden o ülkelerde gerçekleşiyor?” sorusu aldı.

Bu sorunu cevabı da, zamanla ufuklar az çok genişleyince anlaşıldı tabii. 1.Dünya ülkelerinin uluslararası markalarının, işi gücü yok da, üretimlerini, onca maliyete katlanıp, kendi ülkelerinde yapacaklar. Olacak iş mi?

Gelişmemiş ülkelerin ekonomisini “kalkındırmak” varken, neden kendi ülkelerinde üretsinler ki (!) diye düşünüp, kendilerine hak verdim elbette.

Peki, bu gelişmemiş ülkelerin ekonomilerini kalkındırma hikayesi, ne kadar insani koşullar eşliğinde gerçekleşiyor? Çin’de mesela, ayda birkaç dolara, günde 15 saat çalışma durumu, herkesin bildiği bir gerçek. Birçok işçinin, uykusuzluktan ve yorgunluktan fabrikalarda öldüğü haberlerini sıkça duyuyoruz. Çin’in korkunç nüfusu ve doğal olarak sınırsız işgücüne sahip olması, maaşları ciddi şekilde aşağı çekerken, çalışma saatlerini de umarsızca yukarı çekiyor. Bir nevi, kölelik düzeninin modern versiyonu. Belki de, eski çağlardaki kölelik, bu durumdan daha iyi koşullara sahipti. Dünya değiştikçe, kölelik de şekil değiştiriyor.

Benzer şekilde bir durum da, Güney Asya’nın, 170 milyon nüfuslu ülkesi, Bangladeş’te gerçekleşiyor. Ağır çalışma koşullarının hüküm sürdüğü bu ülke, geçen günlerde, korkunç bir haberle dünya gündemine oturdu, ya da bence daha doğrusu, yeterince oturamadı. Yıkılan bir plaza, şu an itibariyle, tam 948 kişinin ölümüne sebep oldu. İşin en korkunç boyutu, yıkımdan kısa süre önce duvarlardaki çatlaklar bariz şekilde görünmesine rağmen, fabrika sahiplerinin, işçileri işten atılma/maaş kesme tehditleriyle zorla çalıştırmaya devam etmiş olması. Hala, enkaz altından cesetler çıkarılmaya devam ediyor. Binada çalışan yüzlerce kişinin, gelirinin, ülkedeki asgari ücret olan 38 doların altında olduğu ve dört aydır maaşlarını alamadıkları da gelen haberler arasında. Bu korkunç koşullar altında gerçekleşen ölümler nedeniyle, protestolar birkaç gündür ülke çapında yayılmış durumda ve hemen hemen her gün, işçilerle polis arasında çatışma olduğu söyleniyor. Beni, bu yıkım ve trajedi sonrasında, en çok şaşkına çeviren şey ise, dünya ve ülke medyasının, bu olaya yaklaşım biçimi oldu.

“948” ölü. Şimdilik. 1-2 aylık herhangi bir bölgesel savaşta dahi, bu kadar fazla sayıda insan ölmüyor. Birkaç hafta önce, Boston’daki bombalamada 2 kişi öldüğünde, Dünya medyası saatlerce canlı yayın yaptı. Benzer şekilde,Türkiye‘de de saatlerce, canlı bağlantılar yapıldı. Bu doğaldır, olacaktır, elbette Boston’da bu durumdan farklı olarak, bilinçli bir saldırı söz konusu ama Bangladeş’teki olay da çok mu farklı sanki? Sonuçta, 948 kişinin öldüğü bir “kazayı”, ara haber olacak geçip, 2 kişinin öldüğü bir saldırıyı saatlerce canlı olarak vermek, dünyanın, özellikle de Batı medyasının korkunç ikiyüzlülüğünü, bence bir kez daha göstermiştir.

Bu gibi, birbirinden farklı olaylar arasında, mukayese yapmak, çok doğru değil elbette. Her olay kendine özeldir, mukayese etmek sağlıksız olur ama bir tarafta “2”, bir tarafta “948” ölü. Rakamlar arasındaki korkunç uçurum, insanı bu şekilde düşünmek zorunda bırakıyor. En azından, bu gibi gelişmemiş ülkelerdeki işgücü piyasasının, dünyaca ünlü markalar tarafından umarsızca sömürülmesi üzerine, birkaç önemli haber yapılabilirdi.

Uluslararası medya, bilançoyu günden günde artırarak aynı haberi tekrarlamak yerine, bu koşulları sorgulayıcı tartışmalar başlatabilirdi. Ama an itibariyle, bu tarz haberler, gündemi hemen hemen hiç işgal etmiyor.

Daha önce çürük raporu verilmiş bir konfeksiyon merkezindeki çalışma koşullarının, dünya medyasında çok daha fazla yer işgal etmesi gerekirdi. Binadaki tekstil üretim hanelerinde, “dünyaca ünlü” markalar için üretim yapılıyor olması, böyle ikiyüzlü bir habercilik anlayışının en önemli sebebi olabilir mi?

Ya da yoksa, sonuçta ölen insanlar, herhangi bir 3. Dünya ülkesinin insanları diye, fazla önemsiz mi görülüyor? Bu durumu yalnızca, “Köpeğin insanı ısırması haber değildir, insanın köpeği ısırması haberdir” sözüyle açıklayamayız bence. Çünkü rakam, “Nasıl olsa Bangladeş’te her gün, kötü çalışma koşulları yüzünden birçok işçi ölüyor” gibi bir düşünceyle, açıklanamayacak kadar fazla.

Bırakın 948’i, gelişmiş ülkelerin herhangi birinde meydana gelen ufak çapta bir kaza, günlerce dünya gündemini meşgul ediyorken, bu denli bir rakam, Dünya ve özellikle en gelişmiş medeniyet olarak gördüğümüz, Batı medeniyetinin medyasının ilgisini çekmeye yetmiyorsa, dürüstlük ve vicdan konusunda, insanlığın önünde daha çok uzun bir yol var demektir.

Not: Bu yazı 10 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.