Amsterdam: Kocaman Bir Rüya

136574970310-9658-1FA0-4F512010-2011 sezonunun, 2. yarısının ilk maçıydı. Fenerbahçe, Antalya deplasmanında, kritik bir maça çıkıyordu. Lider Trabzonspor’la puan farkının açılmaması için, mutlak kazanmak zorunda olduğu bir maç olmasına rağmen, takım Antalyaspor karşısında, çok etkisiz bir futbol oynuyordu. Bu maçtan birkaç gün önce, 27 yıldır kazanamadığı Türkiye Kupası’nda, 2.lig B kategorisi takımı olan Yeni Malatyaspor’a yenilerek bu kupaya bir kez daha havlu atan takımdan, çok da farklı olmayan bir takım vardı sahada. Ama kariyerinde, sezon ortalaması olarak 3 golü geçmeyen Gökhan Gönül’ün, sezonda ortalama 1 golü geçme ihtimali zayıf olan tarzda attığı nefis aşırtma golüyle, Antalya’dan 3 puanla dönerek şampiyonluk umutlarını taze tutmuştu Fenerbahçe.

Bu maçın hemen sonrasında, rakip Trabzonspor’u Kadıköy’de ezici bir futbolla yenmek, hem puan farkını azaltmış, hem de özgüven anlamında, takımı yukarı itmişti. Sonrasında, takım, müthiş bir ivme yakaladı ve bildiğim kadarıyla rekor bir 2. yarı performansıyla (17’de 16), averajla Trabzonspor’un önünde, 18. şampiyonluğu göğüsledi.

Ve sonrası…

Şampiyonluğun 1,5 ay sonrasında, henüz kutlamaların tadı damaktayken, 3 Temmuz sabahı, Türkiye güne üst üste tutuklamalarla uyandı. Başta Aziz Yıldırım olmak üzere, spor camiasından birçok ünlü isim, şike ve suç örgütü kurma suçlamasıyla, gözaltına alındı.

Sonrasındaki gelişmelere ve olayın hukuki tarafına, burada çok fazla değinmek istemiyorum çünkü bu spor ağırlıklı bir yazı. Açık konuşmak gerekirse, takımın o sezon 2. yarıda kazandığı maçlarda ne kadar zorlandığını düşününce, bir Fenerbahçeliden “Şike var” gibi bir yorum almak çok da kolay değildir. Ama dediğim gibi, bu yazıdaki amacım, bu tarz yorumlardan öte, böyle sıkıntılı bir süreç boyunca, bir ismin bir takıma yapabileceği katkıya vurgu yapmak olduğu için, hukuki anlamda bir yorumda bulunmak istemiyorum. Sonuç olarak, Yargıtay süreci hala devam ediyor ve olayın hukuki anlamdaki nihai sonucunu, yakın zamanda göreceğiz.

Olayın sportif anlamdaki sonuçlarına tekrar dönersek; Fenerbahçe, 2011-2012 Sezonu Şampiyonlar Ligi Kura Çekimi’ne 1 gün kala, “UEFA ve Türkiye Futbol Federasyonu’nun ortak kararıyla” Şampiyonlar Ligi’nden men edildi ve tahmini olarak, sezonu 20 milyon Euro civarında bir gelir kaybıyla açtı. Şampiyonlar Ligi’ne, Türkiye’den, Fenerbahçe’nin yerine, Ön Eleme Turu’nda Benfica’ya elenen Trabzonspor dahil edildi.

Fenerbahçe camiası, bu karar sonrası, ciddi bir psikolojik darbe yedi. Sonrasında, küme düşme söylentilerinin artması ve kulübün potansiyel ekonomik kriz riski sebebiyle, takımın önemli yıldızları, (Mamadou Niang, Diego Lugano, Emmanuel Emmenike) yüksek değerlere satıldı. 2011-2012 sezonu, Fenerbahçe için, hiç de güzel bir şekilde başlamıyordu.

Tüm Fenerbahçeliler sezonu büyük bir kötümserlik içinde açıyorken, bir isim, içinde fırtınalar koptuğu her halinden belli olmasına rağmen ve açıkçası zaman zaman da bu durumu dışa vurmakla birlikte, bilgeliğini hala koruyordu: Aykut Kocaman.

Ve yeni sezon başladı…

Fabio Bilica, Caner Erkin, Henry Bienvenu, Bekir İrtegün, Selçuk Şahin…

Bu isimler, o zamanda –ve bugün hala- birçok Fenerbahçelinin ilk 11 için asla düşünmeyeceği isimlerdi. Ama yapacak bir şey yoktu. Takım yola bu isimlerle de devam etmek zorundaydı. Sezon başında sonuçlar fena gitmiyordu aslında ama görüldüğü kadarıyla, zaman zaman küme düşme söylentilerinin getirdiği moral bozukluğu, takımı psikolojik anlamda ciddi şekilde etkiliyordu. Takımın kalitesinin, 1-2 gömlek geriye gitmiş oluşu da, maç içinde takımı kırılgan bir hale getiriyor ve ciddi bir mücadele yapılmasına rağmen, liderle aradaki puan farkı açılmaya başlıyordu.  Her şeye rağmen Alex De Souza ve Miroslav Stoch gibi isimlerin extra performansı, takımı şampiyonluk potasında tutmayı başarıyordu.

Galatasaray, sezona Fatih Terim ve kaliteli yabancı transferleriyle başlamış, ilk 11’inde birçok yeni isim olsa da, uyum sorununu aşmış ve iyi futbol oynamaya başlamıştı. Bu süreçte, bir şekilde, hemen hemen tüm takımlar şike davasının içindeyken, Galatasaray’ın isminin bu şekilde anılmıyor oluşu, onlar açısından ciddi bir avantaja dönüşmüştü.

Sonuçta, Fenerbahçe, playoff’ta olayı son maça kadar getirmesine rağmen, olmadı. Son maçta, Galatasaray başarılı bir savunmayla gole kalesini kapattı ve Kadıköy’de şampiyon oldu. Maç sonrasındaki olaylar nedeniyle, takıma yine 5 maç seyircisiz oynama cezası gelecekti.

Yine de Fenerbahçe, sezonu kupasız kapamadı. Bu maçtan 3 gün sonra, Türkiye Kupası Finali’nde 4-0 kazanılan Bursaspor maçıyla kupa kazanıldı ve en azından 29 yıllık hasret sona erdi. Sıkıntılarla dolu geçen bir sezonda, Fenerbahçe 1 kupa kazanmış, 1 kupayı da son maçta kaybetmişti. Kaybedilen yıldızlar ve sezon boyunca yaşanan moral bozuklukları düşünülünce, takıma başarısız demek haksızlık olurdu.

2012-2013 sezonuna, önemli transferlerle ama psikolojik açıdan, hala sıkıntılı bir şekilde giriyordu takım. Galatasaray’a kaybedilen Süper Kupa, moralleri bozmuştu. Şampiyonlar Ligi biletinin de Spartak Moskova’ya kaptırılmasıyla, eleştiriler başlamıştı. Sonrasında, ligde zaman zaman iyi futbol oynansa da hala ciddi puan kayıpları gerçekleşiyordu ve ilk yarı lider Galatasaray’ın 6 puan gerisinde tamamlandı.

Ve sonunda, Aykut Kocaman’ın istifası geldi. Sebep olarak, son zamanlarda, kendinde teknik direktörlük yapabilecek gücü göremediğini söylüyordu Kocaman. Belki o anda, bu durum, biraz da beklenen bir şey olmakla birlikte, yine de büyük çoğunluğun istediği bir şey değildi. Ama istifası henüz kabul edilmemişti. Futbolcular ve özellikle Aziz Yıldırım’ın yoğun ısrarları sonucu, Aykut Kocaman, geri dönmeye ikna edildi. Belki de bu ikna ediş, tarihe geçecek bir sürecin temelini atıyordu.

2. yarı öncesinde, Galatasaray Didier Drogba ve Wesley Sneijder gibi dünyaca ünlü transferlerle, psikolojik üstünlüğü ele geçirmişti. Buna karşın, Fenerbahçe ise önemli yıldızlar almıyordu belki ama uyum sürecini minimumda tutacak; Emre Belözoğlu, Pierre Webo ve Reto Ziegler gibi isimleri takıma katmıştı.

Takım Avrupa’da iyi sonuçlar almaya devam ediyor; Aykut Kocaman’ın pas oyunu ligde pozisyon üretmekte zorlansa da, dengeli oyun Avrupa’da meyvesini veriyordu. Webo transferiyle, Sow’un yalnızlığı giderilmiş; Reto Ziegler transferiyle sol bekte mevkiinde alternatif artmış; Emre transferiyle de hem mücadele gücü, hem de takımın en önemli eksiklerinden biri olan; oyunu ileri taşıma konusuna katkı yapılmıştı. Maçlar kazanılıyor ve takım Avrupa’da da ilerleme devam ediyordu.

Tüm bu süreç boyunca, bir ismin tarzı yine değişmiyordu: Aykut Kocaman.

3 Temmuz’dan sonra yaşanan sıkıntılı zamanlarda, nasıl bir ruh haline sahipse, sevinçli zamanlarda da benzer bir ruh haline sahipti. Eleştirmezse ölecek hastalığına sahip olan toplumumuz, bu sefer de “yeterince sevinmiyor” diye eleştiriyordu kendisini. Golde sonra, yardımcı antrenörü dövmeyen bir teknik direktör, kabul edilemezdi!

Sonuçta, tüm sıkıntılara rağmen, Fenerbahçe, bugün 3 kulvarda da ilerliyor. Tarihinde ilk kez Avrupa’da yarı final oynayacak. 20 Nisan itibarıyla 3 kupayı da kazanma ihtimali var, elbette 3 kupayı da kaybedebilir.

Peki sonuçlar her şey mi? Yoksa önemli olan, bu sürecin keyfini çıkarmak mı?

Kupalar gelirse, bu sezonun, Fenerbahçe tarihinin en önemli sezonu olacağı açık. Ama bence, yukarıda kısa bir özetini yaptığım, 3 Temmuz 2011 tarihinden itibaren düşündüğümüzde, takımın bu noktalara gelmesi bile, çok önemli bir başarıdır.

Belirttiğim gibi, bu başarıda en önemli pay sahibi, akil kişiliğiyle, benim için Aykut Kocaman’dır. Küçükken, yalnızca çok fazla gol attığı için kahramanım olan Aykut Kocaman, onun hikayesinin, yalnızca çok gol atmaktan ibaret olmadığını, bana ve eminim ki birçok Fenerbahçeliye gösterdi. Evet bence hala özgüveni tam değildir, evet bazı maçlarda (son 3 senede en az 4-5 derbi ve kritik maç sayılabilir) çok ciddi teknik hatalar yapmıştır ve belki de kaybedilen puanların tek sorumlusudur ama hata yapmadan da bir şeye dönüşemiyor insan hayatta.

Aykut Kocaman’a inatla sabredilirse, belki de Fenerbahçe’nin yeni Fatih Terim’i olacaktır. Olayı biraz daha ileri götürmek gerekirse; belki de Fenerbahçe’nin Alex Ferguson’u olacaktır. Bunun abartılı bir benzetme olduğunu düşünmüyorum. Aykut Kocaman gibi birine de sabredemiyorsak, “sabır” kavramı ne işimize yarar ki? Bulunması zor bir karakter, asla kaybedilmemelidir.

Bahsettiğimiz insan, 1995-1996 sezonunda, yine Fenerbahçe, Trabzonspor’la çekişiyorken, bitime 3 hafta kala belki de şampiyonu belirleyecek bir maçta, gelen Fenerbahçe galibiyeti sonrası, klişeleşmiş cümleler yerine, şu sözleri söylemiştir:

“Bütün sezon uğraşıyorsunuz, bütün emekleriniz tek maçla heba oluyor, kendi galibiyetimize seviniyorum ama Trabzonlu arkadaşlarım için de üzülüyorum”.

Evet, Aykut Kocaman, o günün Türkiye’sinde, futbola gereğinden fazla anlam yükleyen, onu keyif alınması gereken bir şey olarak değil, ölüm kalım meselesi gibi gören kesimleri, bu sözlerle eleştirmiştir. Bu maçtan sonra, Trabzon’da, 2 Trabzonspor taraftarının intihar ettiğini de belirtmek isterim.

Geçtim 1996 yılını, bugün bile Türkiye’de böyle bir bilinç var mıdır?

Bence; kesinlikle hayır.

Varsa bile böyle bir atmosferde, bu tarz bir empati kültürü ve bilgelikle konuşacak kaç kişi mevcuttur bu coğrafyada?

Aykut Kocaman’ın, buna benzer birçok beyanatı sayılabilir. Bence böyle bir insana sahip olmak, Fenerbahçeliler için, her şeyden önemli olmalıdır.

Bu önemi belirtmek; kendisine, her maçta ezbere “Sen bizim kocaman gururumuzsun” diye bağırmakla olmaz. Bu sadece sözlerle değil, davranışlarla da kendisine ve takıma hissettirilmeli, zor anlarda dahi, destek hiç kesilmemelidir.

Bu süreci, Aykut Kocaman’dan başka kimsenin bu kadar iyi yönetemeyeceği bilinmeli. Başarıların gelip geçici, ama bilgece davranışların hep hatırlanacağı unutulmamalı.

Belirttiğim gibi, bugün Fenerbahçe, Avrupa Ligi’nde ilk 4’te. Bu “kocaman” rüya gerçeğe dönüşür mü? Bilinmez. Ben, Fenerbahçe Benfica’yı elerse de, elenirse de şaşırmam. Ama Aykut Kocaman’ın talebelerinin, son ana kadar mücadele edeceğini bildikten sonra, bana düşen yalnızca destek vermek ve bu süreçten keyif almak.

Çünkü biliyorum ki, her ne koşul altında olursa olsun, soğukkanlı ve bilge kişiliğini koruyan bu adam, daha birçok rüyanın mimarı olacaktır.

Not: Bu yazı 20 Nisan 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s