Bir Finlandiya Değil

beyaz_zambaklar_ulkesinde_kitap_kapak-7D07-E20E-167B

Bundan birkaç yıl önce, Türkiye ve Finlandiya arasında, A Milli düzeyde bir futbol karşılaşması izliyordum. Maç içinde zaman zaman, spiker, Finlandiya ile ilgili bilgiler veriyordu. Coğrafi yapısı, iklimi, nüfusu, tarihi vb. Bu bilgilere ek olarak şimdi tam hatırlayamadığım bir zaman dilimi belirterek; “Finlandiya’da ya da Helsinki’de son birkaç haftada hiç suç işlenmedi” gibi bir cümle kurmuştu. İnanılması güçtü. Avukatlar, hakimler falan ne iş yapardı yahu, olacak şey değil! Suçsuz ülke mi olurmuş?!

Finlandiya’nın ve genel olarak İskandinavya bölgesinin toplumun refahı açısından dünyanın en ileri bölgelerinden biri olduğunu biliyorduk zaten. Ama bu kadarı da fazlaydı!! Neredeyse suçun olmadığı bir ülke. Peki, Finlandiya her zaman böyle bir ülke miydi? Cevabı hemen vereyim: “Hayır.”

Finlandiya da annesinin karnından, gelişmiş bir ülke olarak çıkmadı. Dünyanın her ülkesinde olduğu gibi, onların toplumu da böyle bir düzeye ulaşmak için, elbette birçok bedel ödemiştir diye düşünüyordum. Okuduğum bir kitap sonrası, bundan gerçek anlamda emin oldum.

Beyaz Zambaklar Ülkesinde; 240 sayfalık, akıcı ve basit bir dile sahip, hızlıca okunabilen bir kitap. Öncelikle belirtmek isterim ki, bu yazı bir parça spoiler içerebilir. Ama kitabın okunabilirliğini etkilemeyecektir diye düşünüyorum.

Kısaca kitabı keşfetme hikayemi anlatarak başlamak istiyorum. Dedem; birkaç yıl önce bu kitaptan bahsetmişti ve şiddetle önermişti. Atatürk’ün bu kitabı 1920’lerde özellikle MEB müfredatına koyulmasını istediğini söylemişti. Kendisi de durumdan etkilenerek, kitabı; lise yıllarında okuyup; çok beğendiğini ve sonuçta benim de muhakkak okumam gerektiği belirtmişti. Sonrasında bu tavsiye aklımdan çıktı ve kitapla tanışamadım. Birkaç ay önce, bir şekilde tekrar bu konu açılınca, ısrarına dayanamayarak kitabı aldım ve kısa sürede bitirdim.

Kitabın yazarı, Grigoriy Petrov; bir Rus. Kitabı yazdığı tarih 1923. Bolşevik devriminin 5-6 yıl kadar sonrası. Yazma amacının aslında kendi ülkesine yol göstermek olduğu belirtiliyor önsözde. Rus toplumunu, tembel olması ve alkol bağımlılığı gibi sebepler nedeniyle eleştiriyor ve hayatının önemli kısmını farkı ülkelerde konferanslar vererek; kitaplar ve makaleler yazarak geçiriyor. Finlandiya’yı konu alan ve gelişimini analiz eden Beyaz Zambaklar Ülkesinde; Yugoslavya, Bulgaristan ve özellikle de Türkiye’de büyük yankı uyandırıyor. Kitabın ana konusu; “yaşam mimarı” olabilmenin önemi. “İnsanın kendi yaşamını ve başka hayatları etkileme gücü vardır. Bunun farkında ol ve harekete geç” mesajı adeta okuyucunun beynine kazınıyor. Yazar, bu mesajı, Finlandiya gibi küçük bir ülke üzerinden, bir hayli güçlü bir şekilde veriyor.

Finlandiya, altı yüzyıl boyunca İsveç himayesi altında kalmış, sonrasında (1800’lerde) bir dönem Rusya’nın, bir dönem İsveç’in adeta sömürgesi haline gelmiş; gelişmemiş; çağın bir hayli gerisinde kalmış bir bataklıklar ülkesi. Zaman içinde -vatansever duyguların ve ezilmişlik hissinin uyandırdığı aydınlar- ve onların harekete geçirdiği halk kitleleri sayesinde hikaye; bambaşka bir noktaya doğru gitmeye başlıyor.

Yazarın, bu süreçte, ön plana çıkardığı isimler; tamamıyla, idealist olarak tanımlanabilir. Hiçbir karşılık beklemeksizin, her şeylerini ortaya koyuyorlar.

İdealist insanlar (ya da spesifik olarak aydınlar) bir toplumu değiştirmek için yeterli midir? Bu günlerin popüler kelimesiyle; bu şekilde kaç “akil” insana ihtiyaç vardır? Bu soruya cevap vermek zor. Bence kimi toplumlar kendi aydınlarını kendileri yaratır. Değişim isterler ve aydınlar adeta o halkın içinden doğar bu gibi anlarda. Kimi toplumlar ise hallerinden memnundurlar; onların değişim zamanı gelmemiştir henüz. Mutsuz da olsalar değişim istemezler (ya da isteyemezler).

Beyaz Zambaklar Ülkesinde’yi okurken; “Halk bilmez, halk cahildir, halk sanattan anlamaz; sadece cebini doldurmaya bakar” gibi önyargıların kimseye bir şey kazandırmayacağı ısrarla anlatılıyor. Eğer böyle bir durum gerçekten de söz konusuysa, önemli olanın, bu cümleleri tekrarlamak değil, halkı bu raddeye getiren sebepleri anlamaya çalışmak olduğu belirtiliyor. Bu tespite katılmamak mümkün değil, çünkü negatif duygularla ve sadece eleştirerek hiçbir şey değişmez. Socrates’in de dediği gibi: “Hiç kimse, kendi isteğiyle kötü değildir.”

Bir şeyleri değiştirmek için illa köy köy dolaşmak gerekmez, bir şeylerin farkında olduğunu iddia eden insan, herhangi bir sivil toplum örgütüne girerek dahi, birilerinin hayatında fark yaratabilir. Kitabı okurken Finlandiya’nın geçmişinde bu insanların sayısının o karanlık yıllarda hızla arttığını görebiliyoruz. Fedakarlık olmadan refahın ve mutluluğun tepeden inmeyeceğinin farkına varan bu insanlar, “yaşam mimari olma” düşüncesi eşliğinde, bir ülkeyi, adeta baştan yaratıyorlar.

Yazar; hayattan umutları, beklentileri olmayan; olağanüstü fakir ve cahil kesimlerin, içten bir ilgi sonucunda, bambaşka insanlara dönüşebildiğini gösteriyor. Bu kesimler; yaşamdan, sanattan, kitaplardan ve kendileri gibi olmayan her şeyden nefret ediyorlar. Hatta kendilerinden de nefret ediyorlar çünkü yaşadıkları hayatın, bir insandan öte, adeta bir hayvana göre olduğunu düşünüyorlar.

Bir de bu yapıdan nefret eden; yukarda bahsetmiş olduğum kesimleri, her fırsatta, acımasızca eleştiren bir elit sınıf var. İçinde bulundukları yaşam biçimi kendilerinin tercihiymiş gibi, Onları suçlayan…

Önemli işler başarmış insanların hayat hikayelerine baktığımızda, mutlaka, belirleyici bir dönüm noktası olduğunu görürüz.  Bu, kimi zaman bir travma, kimi zaman da -bir şekilde- hayatlarına girmiş akil bir insan ya da insanlardır. “Terk edilmiş” bir hayattan, büyük şeyler çıkmasını bekleyemezsiniz.

Kitabın sonunda insanın hayata ve toplumlara inancında bir değişim olması muhtemel. Elbette bu kişiye göre değişim gösterebilir. Yaşanılan toplumla ilgili, ümitsizliğe kapılma durumunda dahi, aslında her ülkenin benzer durumlardan geçtiğini öğrenmek, insanın ruh haline pozitif duygular katabiliyor. Her toplumun bedel ödediğini; “bedelsiz ve kolay gelişim” diye bir şey olmadığını görüyoruz.

Burada,  “Türkiye Finlandiya olur mu?” gibi bir soru akıllara gelebilir. Bence olması mümkün değil. Çünkü her ülkenin tarihinde farklı kalıplar, hikayeler vardır. Toplumların aynı yolları takıp etmesini beklemek hayalperestlik olur. Tarih içinde çeşitli dönemlerden geçmiş olan Türkiye’nin, bu süreci henüz tamamlayamadığı bir gerçek. Peki tamamlayabilir mi? Pozitif ya da negatif bakış açısına göre değişebilecek bir cevap. Benim hala buna net bir cevabım yok.

Tarihe baktığımızda, “uzmanların” bu süreci; kendi kafasına göre hızlandırmaya çalıştığını görüyoruz. Kitabın arka kapağında verilen bir bilgiye göre, Cumhuriyet Gazetesi, 27 Mayıs Darbesi sonrası, darbede yer alan subaylara, dünya görüşleri ve eğitim seviyelerini öğrenme amaçlı bir anket yapar. Bu ankette sorulan “Sizi en çok etkileyen kitap hangisidir?” sorusuna verilen cevapların çoğu aynı kitabı işaret etmektedir:

“Beyaz Zambaklar Ülkesinde”

“Marx’ı kimse anlamadı, Lenin de yanlış anladı” diye bir söz vardır. Bir şeyi anlamakla, yanlış anlamak arasında duruma göre korkunç bir fark olabilir. Askerlerin de bu kitabı baya bir yanlış anladığı aşikar. Kitap halka yol gösterilmesi gerektiğine vurgu yapıyor, karanlığa ışık tutulmalı diyor, daha farklı karanlıklar yaratılmalı demiyor. “Halkın seçtiklerini tu kaka et, yerine kendi isteklerine göre insanlar seçtir, halkın seçtiklerine ve halka işkence et” gibi bir yorum çıkartmak -ve hatta bunları uygulamak; romanın, o zamanlar subaylar tarafından pek anlaşılamadığını (daha fenası, yanlış anlaşıldığını) gösteriyor bize.

Kitabın büyük kısmında Atatürk’ün bu kitabı neden bu denli sevdiğini ve ısrarla MEB müfredatına koydurmak istediği de anlaşılıyor. Türkiye’nin de kuruluş aşamasındaki sorunlarını ve ulus-devlet inşa etme sürecinde yapması gerekenlerden bazılarının ve belki de önemli bir kısmının bu kitapta  yapılabildiğini görmek onu bu düşünceye sevk etmiş olabilir. Yüzyıllarca başka ülkelerin himayesinde kalmış bir ülkeyle, imparatorluk sonrası merkezde yeni bir ülke yaratma isteğinin bulunduğu bir ülkenin, aynı reçeteyle gelişeceğini düşünmek; elbette, mantıklı değil. Burada söz konusu olan; gözlemlenen örneğin belli başlı süreçlerinden ilham almanın önemi olabilir.

Sonuç olarak; Beyaz Zambaklar Ülkesinde, bana keyif veren bir kitaptı. Buradan dedeme bir kez daha teşekkürlerimi gönderiyorum. Unutmamak gerekir ki günümüz dünyasının en yaşanılabilir ülkelerinden biri olan Finlandiya’ya refah; doğuştan gelmedi; aksine, yoğun gayretler sonucu kazanıldı.

Darısı yaşadığımız ülkenin başına.

Not: Bu yazı 10 Nisan 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s