Yılmaz Özdil: Bir Yazardan Çok Daha…

4405713-0B61-047A-5F1C

Okumaya meraklı bir toplum olmadığımız; herkesin bildiği bir gerçek. Bu durumu; kimi ekonomi, kimi din, kimi aile yapısı, kimi geç gelen Osmanlı-Matbaa tanışması, kimi korkunç bir eğitim sistemi vb. gibi çeşitli sebeplerle anlatabilir ve hatta bu kavramlardan sadece birini baz alarak, bunun üzerine, rahatlıkla bir tez hazırlayabilir.

Okumayı sevmesek de, son yıllarda, sosyal medyanın da günden güne gelişimiyle, bazı köşe yazarları bir hayli sevilmeye başladı. Keşke elimizde “Sosyal Medya’da en çok köşe yazısı paylaşan ülkeler” gibi bir araştırma olsa da, sonuçları üzerine konuşabilsek. Benim iddiam, Türkiye‘nin bu konuda, dünyada ilk 10’da olacağı, ama elbette bunu ispatlamak mümkün değil.

Fakat elimizde, ülkelerin, kişi başına yılda ortalama kaç kitap okudukları bilgisi mevcut.

Buna göre, mesela, bir Japon, yılda -ortalama- 25 kitap okurken, bir İsviçreli 10, bir Fransız da 7 kitap okuyor. Türkiye’deki durumu bilmek ister misiniz? 1 kişi, 10 yılda bir kitap okuyor. Gerçekten de şaka gibi bir istatistik. Gazete ve dergi okuma rakamları da, bu sonuçlarla paralel.

Görüldüğü gibi; kitap, gazete, dergi gibi araçlarla fazla işimiz olmasa da, son dönemde bir yazar, bu durumu tersine çevirecek şekilde, belli bir çoğunluğun ısrarla beğenisini kazanıyor. Muhtemelen tek bir tuşla, ders niteliğinde yazılar yazıyor olmalı ki, paylaşım rekorları kırıyor. “Tek tuş” bilgisi sonrası tahmin edileceği gibi, bu kişi Yılmaz Özdil.

Genel olarak, kendini Ulusalcı ya da Kemalist (Sınıflamalardan nefret etsem de, bu kesimler kendilerini öyle tanımladıkları için, vicdanım rahat) olarak tanımlayan insanların, son yıllardaki favori yazarı.

Bu kişilerle ilgili en önemli ortak özellik, 11,5 yıldır iktidarda bulunan AKP’den nefret ediyor ve ülkeyi CHP ya da onun kafasında bir partinin çok daha iyi yöneteceği ve düzlüğe çıkaracağını düşünmeleri. Buraya kadar bir sıkıntı yok bence. Yeterli savlarla desteklenirse; gayet mantıklı bir düşünce olduğunu düşünüyorum. Bu savlar için, peki mesela, Yılmaz Özdil yazılarından faydalanılabilir mi?

Birkaç yıl önce, Türkiye’nin en iyi köşe yazarını seçmek için yapılan bir anket olduğunu hatırlıyorum. Galatasaray Üniversitesi’nde yapılan bu ankete göre, yılın köşe yazarı seçilmişti Yılmaz Özdil.

Evet? Ece Temelkuran, Hasan Cemal, Nuray Mert, Yıldırım Türker, Ezgi Başaran, Taha Akyol, Çetin Altan, Can Dündar, Ahmet Hakan ya da herhangi bir başkası değil. Yılın en iyi köşe yazarı: Yılmaz Özdil. Bu isimler, benim okumaktan keyif aldığım isimler. Elbette, akıllara daha birçok başka isim gelecektir. O isimlerden hiçbiri değil, Yılmaz Özdil alıyordu bu ödülü.

Bu ödül, kendisine, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinin öğrencileri tarafından veriliyordu. Amacım, elbette, insanların fikirlerini sorgulamak değil. Ama açıkçası, Yılmaz Özdil’in tüm bu yazarlardan daha iyi yazdığını düşünmek ya da yılın köşe yazarı seçmek; çok da kolay anlayabildiğim bir durum değil. Ama yapacak bir şey yok elbette, ödüller her zaman en iyilere verilmez.

Bana göre, bir insanın, çok iyi bir köşe yazısı yazması için, çok da uzun yazmasına gerek olmayabilir. Belli oranda bir şeyler anlatabilmek isteniyorsa, kısa bir yazı yazılamaz ama çok da uzun olmayan bir yazıyla da anlatılmak istenen verilebilir.

Yılmaz Özdil’in yaptığı, böyle bir şey midir peki?

Hiç sanmıyorum.

Her muhalifin seveceği ortalama bir konu bulup, herkes tarafından kabul görecek basit gerçekleri art arda sıralayıp, “eheh eheh gördünüz mü”, “anlayana”  gibi basit kelimeleri aralara sıkıştırarak, ezberlenmiş istatistikleri tekrar tekrar yazarak doldurulmuş bir yazıyı, eğitim seviyesi düşük olan biri de yazabilir rahatlıkla. Sürekli aynı şeyleri tekrarlamakla, çok büyük muhalif olunmaz. Popüler olunur tabii ki, ama kaliteli bir muhalif olunmaz. Çok okunmak, hiçbir zaman da bir kalite göstergesi olmamıştır zaten. Buna ek olarak, yalnızca mevcut iktidara sallayarak da muhalif olunmaz. Zaten muhalefet olma kavramı da, yalnızca iktidarın yaptığı hatalarla ilgili yazılar yazmak değil, yaşanılan topluma yerleşmiş ve tüm kurumlara sirayet etmiş, her türlü haksızlığa karşı durabilmektir. Tek yönlü, sürekli benzer tarzda eleştirmek, muhalefet olmak değil, belli başlı kesimlere hoş görünmek için popülizm yapmaktır. Yılmaz Özdil’de buna benzer bir durum gözlemliyorum yıllardır. O da bunu, yılmaz destekçilerinin de gazıyla, doğal olarak, her gün inatla yapmaya devam ediyor.

Şahsen, bir zamanlar, yılmaz bir Yılmaz Özdil’le mücadele insanıydım. Artık hemen hemen karşılaştığım her olaya, sebep-sonuç ilişkisi üzerinden baktığım için, “Kim sevmiş?” “Neden sevmiş?” “Ne kadar paylaşılmış” gibi sorular çok da umurumda değil açıkçası. Bu sevginin sebeplerini biliyor olmak, benim için yeterli.

4-5 yıl önce onun yazılarının popüler olmaya başladığı dönemde, bu kadar ucuz yazılar, nasıl olur da, bu kadar sorgusuz sualsiz sevilir diye düşünmüştüm. Buna cevap aradığımı ve hatta bu yüzden ilginç tepkiler aldığımı da hatırlıyorum. Mantığım, paylaşan insanın eğitimiyle, ilgili yazıların kalitesi arasında bir bağ kurmak istiyor fakat başarılı olamıyordu. Sonrasında, aklıma bir arkadaşımın: “Türkiye’nin sorunu eğitimsizlik değil, eğitilmek” sözü geldi. Yalnızca, “özel olarak eğitilmiş beyinler” sevebilir bu yazıları, diye düşünmüştüm.

Peki, Yılmaz Özdil ve yazıları neden bu kadar seviliyor? Bu popülaritenin sebebi nedir?

Benim için en kestirme cevap, Türkiye’de toplumun, az önce yukarda verdiğim istatistikler eşliğinde görüleceği üzere, okuma ve merak etme alışkanlığının hemen hemen hiç gelişmemiş olmasıdır. Bunu, yalnızca tembellikle açıklayamayız. Sorgulamak, bir şeyler okuyup, bir şeyler keşfetmek, dogmalarımızın farkına varmak ve hatta yıkmaya çalışmak? Bunlarla fazla işimiz yok. Okumak; kritik yaşlarda, ya boş zamanlarda yapılacak bir aktivite, ya da bir cezaydı bizim eğitim/öğretim anlayışımızda.

Öyle “Vatan kurtarmak” için kim gazete, kitap, dergi karıştıracaktı? Beyin fırtınası yapacaktı? Farklı yazarlar keşfederek bakış açısını geliştirmeyi deneyecekti?

Bize öğretilmedi bu özellikler, daha farklı şeyler için motivasyon sahibiyiz. Detaylara fazla girmeyen, yüzeysel, kahve muhabbeti ayarında bir köşe yazısı varken, kim uğraşacak Nuray Mert’in, Oral Çalışlar‘ın, Taha Akyol’un, Mahfi Eğilmez’in, Çetin Altan’ın “sıkıcı” yazı ve analizlerini okumakla… Ohooo, ölme eşeğim ölme.

Tarihmiş, felsefeymiş, sosyolojiymiş, ekonomiymiş, Kürt sorunuymuş, azınlıklarmış, ayrımcılıkmış? Uzun hikaye bunlar?

Paylaş bir Yılmaz Özdil yazısı? Nasıl da güzel “dokunduruyor” hükümetin icraatlarına. Hem zahmetsizce vatan kurtar, hem de “sürekli takip ediyorum yurttaki son gelişmeleri” havası ver. Mis valla.

“Bir konuda fikir belirtmem için, bunlara hiç gerek yok. Benim fikrim sabit işte, yazarım da Yılmaz Özdil. Anlayana”.

Tabii kendisinin, bir de ırkçılık kokan ve hatta ırkçılığın bir adım ötesine geçen başlığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Bundan 13 yıl önce, Galatasaray’la Leeds United arasında oynanan, Uefa Kupası Yarı Final İlk Maçı’ndan önce yaşanan olaylar sonrası ölen 2 İngiliz’le, maçın skorunu(2-0) birleştiren müthiş bir zeka örneği olarak,şu resmi inceleyebiliriz.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, böyle bir yazarın bu denli seviliyor olması, hem inanılmaz, hem de son derece mantıklı. Herkes elbette dilediğini okur; sever; paylaşır. Ama eğer bir kişi, bir amaçtan bahsediyorsa, araçlarıyla onun arasında bir paralellik olmalıdır. Basit düşünceler, önemli amaçlar için aracı olamaz.

Sonuçta, sanırım bu dönem böyle bir dönem, içeriğin kalitesi üzerine fazla kafa yormadan, hemen “paylaş ve geç” dönemi. Söz konusu istatistikler de düşünüldüğünde, aslında her şey, yine olması gerektiği gibi.

Ne güzel yazmış üstat:

“Cumhuriyet kurulmuş 29 Ekim 1923

Bugün olmuş 26 Nisan 2013

Oldu mu sana 90 sene?

Ama işte, anlayana!”

Her şeye rağmen, sana sesleniyorum; sevgili “adam lafı gediğine koymuş” diyen arkadaşım… Emin misin?

Hatırım için, elini yüzünü yıka, şöyle bir silkelen ve o yazıyı “objektif” olmaya çalışarak; bir kez daha oku lütfen?

Not: Bu yazı 26 Nisan 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Amsterdam: Kocaman Bir Rüya

136574970310-9658-1FA0-4F512010-2011 sezonunun, 2. yarısının ilk maçıydı. Fenerbahçe, Antalya deplasmanında, kritik bir maça çıkıyordu. Lider Trabzonspor’la puan farkının açılmaması için, mutlak kazanmak zorunda olduğu bir maç olmasına rağmen, takım Antalyaspor karşısında, çok etkisiz bir futbol oynuyordu. Bu maçtan birkaç gün önce, 27 yıldır kazanamadığı Türkiye Kupası’nda, 2.lig B kategorisi takımı olan Yeni Malatyaspor’a yenilerek bu kupaya bir kez daha havlu atan takımdan, çok da farklı olmayan bir takım vardı sahada. Ama kariyerinde, sezon ortalaması olarak 3 golü geçmeyen Gökhan Gönül’ün, sezonda ortalama 1 golü geçme ihtimali zayıf olan tarzda attığı nefis aşırtma golüyle, Antalya’dan 3 puanla dönerek şampiyonluk umutlarını taze tutmuştu Fenerbahçe.

Bu maçın hemen sonrasında, rakip Trabzonspor’u Kadıköy’de ezici bir futbolla yenmek, hem puan farkını azaltmış, hem de özgüven anlamında, takımı yukarı itmişti. Sonrasında, takım, müthiş bir ivme yakaladı ve bildiğim kadarıyla rekor bir 2. yarı performansıyla (17’de 16), averajla Trabzonspor’un önünde, 18. şampiyonluğu göğüsledi.

Ve sonrası…

Şampiyonluğun 1,5 ay sonrasında, henüz kutlamaların tadı damaktayken, 3 Temmuz sabahı, Türkiye güne üst üste tutuklamalarla uyandı. Başta Aziz Yıldırım olmak üzere, spor camiasından birçok ünlü isim, şike ve suç örgütü kurma suçlamasıyla, gözaltına alındı.

Sonrasındaki gelişmelere ve olayın hukuki tarafına, burada çok fazla değinmek istemiyorum çünkü bu spor ağırlıklı bir yazı. Açık konuşmak gerekirse, takımın o sezon 2. yarıda kazandığı maçlarda ne kadar zorlandığını düşününce, bir Fenerbahçeliden “Şike var” gibi bir yorum almak çok da kolay değildir. Ama dediğim gibi, bu yazıdaki amacım, bu tarz yorumlardan öte, böyle sıkıntılı bir süreç boyunca, bir ismin bir takıma yapabileceği katkıya vurgu yapmak olduğu için, hukuki anlamda bir yorumda bulunmak istemiyorum. Sonuç olarak, Yargıtay süreci hala devam ediyor ve olayın hukuki anlamdaki nihai sonucunu, yakın zamanda göreceğiz.

Olayın sportif anlamdaki sonuçlarına tekrar dönersek; Fenerbahçe, 2011-2012 Sezonu Şampiyonlar Ligi Kura Çekimi’ne 1 gün kala, “UEFA ve Türkiye Futbol Federasyonu’nun ortak kararıyla” Şampiyonlar Ligi’nden men edildi ve tahmini olarak, sezonu 20 milyon Euro civarında bir gelir kaybıyla açtı. Şampiyonlar Ligi’ne, Türkiye’den, Fenerbahçe’nin yerine, Ön Eleme Turu’nda Benfica’ya elenen Trabzonspor dahil edildi.

Fenerbahçe camiası, bu karar sonrası, ciddi bir psikolojik darbe yedi. Sonrasında, küme düşme söylentilerinin artması ve kulübün potansiyel ekonomik kriz riski sebebiyle, takımın önemli yıldızları, (Mamadou Niang, Diego Lugano, Emmanuel Emmenike) yüksek değerlere satıldı. 2011-2012 sezonu, Fenerbahçe için, hiç de güzel bir şekilde başlamıyordu.

Tüm Fenerbahçeliler sezonu büyük bir kötümserlik içinde açıyorken, bir isim, içinde fırtınalar koptuğu her halinden belli olmasına rağmen ve açıkçası zaman zaman da bu durumu dışa vurmakla birlikte, bilgeliğini hala koruyordu: Aykut Kocaman.

Ve yeni sezon başladı…

Fabio Bilica, Caner Erkin, Henry Bienvenu, Bekir İrtegün, Selçuk Şahin…

Bu isimler, o zamanda –ve bugün hala- birçok Fenerbahçelinin ilk 11 için asla düşünmeyeceği isimlerdi. Ama yapacak bir şey yoktu. Takım yola bu isimlerle de devam etmek zorundaydı. Sezon başında sonuçlar fena gitmiyordu aslında ama görüldüğü kadarıyla, zaman zaman küme düşme söylentilerinin getirdiği moral bozukluğu, takımı psikolojik anlamda ciddi şekilde etkiliyordu. Takımın kalitesinin, 1-2 gömlek geriye gitmiş oluşu da, maç içinde takımı kırılgan bir hale getiriyor ve ciddi bir mücadele yapılmasına rağmen, liderle aradaki puan farkı açılmaya başlıyordu.  Her şeye rağmen Alex De Souza ve Miroslav Stoch gibi isimlerin extra performansı, takımı şampiyonluk potasında tutmayı başarıyordu.

Galatasaray, sezona Fatih Terim ve kaliteli yabancı transferleriyle başlamış, ilk 11’inde birçok yeni isim olsa da, uyum sorununu aşmış ve iyi futbol oynamaya başlamıştı. Bu süreçte, bir şekilde, hemen hemen tüm takımlar şike davasının içindeyken, Galatasaray’ın isminin bu şekilde anılmıyor oluşu, onlar açısından ciddi bir avantaja dönüşmüştü.

Sonuçta, Fenerbahçe, playoff’ta olayı son maça kadar getirmesine rağmen, olmadı. Son maçta, Galatasaray başarılı bir savunmayla gole kalesini kapattı ve Kadıköy’de şampiyon oldu. Maç sonrasındaki olaylar nedeniyle, takıma yine 5 maç seyircisiz oynama cezası gelecekti.

Yine de Fenerbahçe, sezonu kupasız kapamadı. Bu maçtan 3 gün sonra, Türkiye Kupası Finali’nde 4-0 kazanılan Bursaspor maçıyla kupa kazanıldı ve en azından 29 yıllık hasret sona erdi. Sıkıntılarla dolu geçen bir sezonda, Fenerbahçe 1 kupa kazanmış, 1 kupayı da son maçta kaybetmişti. Kaybedilen yıldızlar ve sezon boyunca yaşanan moral bozuklukları düşünülünce, takıma başarısız demek haksızlık olurdu.

2012-2013 sezonuna, önemli transferlerle ama psikolojik açıdan, hala sıkıntılı bir şekilde giriyordu takım. Galatasaray’a kaybedilen Süper Kupa, moralleri bozmuştu. Şampiyonlar Ligi biletinin de Spartak Moskova’ya kaptırılmasıyla, eleştiriler başlamıştı. Sonrasında, ligde zaman zaman iyi futbol oynansa da hala ciddi puan kayıpları gerçekleşiyordu ve ilk yarı lider Galatasaray’ın 6 puan gerisinde tamamlandı.

Ve sonunda, Aykut Kocaman’ın istifası geldi. Sebep olarak, son zamanlarda, kendinde teknik direktörlük yapabilecek gücü göremediğini söylüyordu Kocaman. Belki o anda, bu durum, biraz da beklenen bir şey olmakla birlikte, yine de büyük çoğunluğun istediği bir şey değildi. Ama istifası henüz kabul edilmemişti. Futbolcular ve özellikle Aziz Yıldırım’ın yoğun ısrarları sonucu, Aykut Kocaman, geri dönmeye ikna edildi. Belki de bu ikna ediş, tarihe geçecek bir sürecin temelini atıyordu.

2. yarı öncesinde, Galatasaray Didier Drogba ve Wesley Sneijder gibi dünyaca ünlü transferlerle, psikolojik üstünlüğü ele geçirmişti. Buna karşın, Fenerbahçe ise önemli yıldızlar almıyordu belki ama uyum sürecini minimumda tutacak; Emre Belözoğlu, Pierre Webo ve Reto Ziegler gibi isimleri takıma katmıştı.

Takım Avrupa’da iyi sonuçlar almaya devam ediyor; Aykut Kocaman’ın pas oyunu ligde pozisyon üretmekte zorlansa da, dengeli oyun Avrupa’da meyvesini veriyordu. Webo transferiyle, Sow’un yalnızlığı giderilmiş; Reto Ziegler transferiyle sol bekte mevkiinde alternatif artmış; Emre transferiyle de hem mücadele gücü, hem de takımın en önemli eksiklerinden biri olan; oyunu ileri taşıma konusuna katkı yapılmıştı. Maçlar kazanılıyor ve takım Avrupa’da da ilerleme devam ediyordu.

Tüm bu süreç boyunca, bir ismin tarzı yine değişmiyordu: Aykut Kocaman.

3 Temmuz’dan sonra yaşanan sıkıntılı zamanlarda, nasıl bir ruh haline sahipse, sevinçli zamanlarda da benzer bir ruh haline sahipti. Eleştirmezse ölecek hastalığına sahip olan toplumumuz, bu sefer de “yeterince sevinmiyor” diye eleştiriyordu kendisini. Golde sonra, yardımcı antrenörü dövmeyen bir teknik direktör, kabul edilemezdi!

Sonuçta, tüm sıkıntılara rağmen, Fenerbahçe, bugün 3 kulvarda da ilerliyor. Tarihinde ilk kez Avrupa’da yarı final oynayacak. 20 Nisan itibarıyla 3 kupayı da kazanma ihtimali var, elbette 3 kupayı da kaybedebilir.

Peki sonuçlar her şey mi? Yoksa önemli olan, bu sürecin keyfini çıkarmak mı?

Kupalar gelirse, bu sezonun, Fenerbahçe tarihinin en önemli sezonu olacağı açık. Ama bence, yukarıda kısa bir özetini yaptığım, 3 Temmuz 2011 tarihinden itibaren düşündüğümüzde, takımın bu noktalara gelmesi bile, çok önemli bir başarıdır.

Belirttiğim gibi, bu başarıda en önemli pay sahibi, akil kişiliğiyle, benim için Aykut Kocaman’dır. Küçükken, yalnızca çok fazla gol attığı için kahramanım olan Aykut Kocaman, onun hikayesinin, yalnızca çok gol atmaktan ibaret olmadığını, bana ve eminim ki birçok Fenerbahçeliye gösterdi. Evet bence hala özgüveni tam değildir, evet bazı maçlarda (son 3 senede en az 4-5 derbi ve kritik maç sayılabilir) çok ciddi teknik hatalar yapmıştır ve belki de kaybedilen puanların tek sorumlusudur ama hata yapmadan da bir şeye dönüşemiyor insan hayatta.

Aykut Kocaman’a inatla sabredilirse, belki de Fenerbahçe’nin yeni Fatih Terim’i olacaktır. Olayı biraz daha ileri götürmek gerekirse; belki de Fenerbahçe’nin Alex Ferguson’u olacaktır. Bunun abartılı bir benzetme olduğunu düşünmüyorum. Aykut Kocaman gibi birine de sabredemiyorsak, “sabır” kavramı ne işimize yarar ki? Bulunması zor bir karakter, asla kaybedilmemelidir.

Bahsettiğimiz insan, 1995-1996 sezonunda, yine Fenerbahçe, Trabzonspor’la çekişiyorken, bitime 3 hafta kala belki de şampiyonu belirleyecek bir maçta, gelen Fenerbahçe galibiyeti sonrası, klişeleşmiş cümleler yerine, şu sözleri söylemiştir:

“Bütün sezon uğraşıyorsunuz, bütün emekleriniz tek maçla heba oluyor, kendi galibiyetimize seviniyorum ama Trabzonlu arkadaşlarım için de üzülüyorum”.

Evet, Aykut Kocaman, o günün Türkiye’sinde, futbola gereğinden fazla anlam yükleyen, onu keyif alınması gereken bir şey olarak değil, ölüm kalım meselesi gibi gören kesimleri, bu sözlerle eleştirmiştir. Bu maçtan sonra, Trabzon’da, 2 Trabzonspor taraftarının intihar ettiğini de belirtmek isterim.

Geçtim 1996 yılını, bugün bile Türkiye’de böyle bir bilinç var mıdır?

Bence; kesinlikle hayır.

Varsa bile böyle bir atmosferde, bu tarz bir empati kültürü ve bilgelikle konuşacak kaç kişi mevcuttur bu coğrafyada?

Aykut Kocaman’ın, buna benzer birçok beyanatı sayılabilir. Bence böyle bir insana sahip olmak, Fenerbahçeliler için, her şeyden önemli olmalıdır.

Bu önemi belirtmek; kendisine, her maçta ezbere “Sen bizim kocaman gururumuzsun” diye bağırmakla olmaz. Bu sadece sözlerle değil, davranışlarla da kendisine ve takıma hissettirilmeli, zor anlarda dahi, destek hiç kesilmemelidir.

Bu süreci, Aykut Kocaman’dan başka kimsenin bu kadar iyi yönetemeyeceği bilinmeli. Başarıların gelip geçici, ama bilgece davranışların hep hatırlanacağı unutulmamalı.

Belirttiğim gibi, bugün Fenerbahçe, Avrupa Ligi’nde ilk 4’te. Bu “kocaman” rüya gerçeğe dönüşür mü? Bilinmez. Ben, Fenerbahçe Benfica’yı elerse de, elenirse de şaşırmam. Ama Aykut Kocaman’ın talebelerinin, son ana kadar mücadele edeceğini bildikten sonra, bana düşen yalnızca destek vermek ve bu süreçten keyif almak.

Çünkü biliyorum ki, her ne koşul altında olursa olsun, soğukkanlı ve bilge kişiliğini koruyan bu adam, daha birçok rüyanın mimarı olacaktır.

Not: Bu yazı 20 Nisan 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Facebook: Bir Paylaşım Sitesinden Çok Daha Fazlası

images-4666-24EF-59EEHatırladığım kadarıyla 2007 civarıydı. Bir iki arkadaşım bana geldiğinde, bilgisayarımı kullanmak isteyip, büyük bir hevesle “Facebook” adlı siteye girmek istemişlerdi. O zamana dek, Facebook, adını az çok duyduğum bir siteydi. Ama şifre girme   anındaki heyecanlarından, o anda ilerde adını daha çok duyacağımızı anlamıştım.

4 Şubat 2004 tarihinde, Harvard Öğrencisi öğrencisi Mark Zuckerberg tarafından kurulan Facebook, öncelikle, Harvard öğrencileri için kurulmuştu. Daha sonra Boston civarındaki okulları da içine kapsayan Facebook, iki ay içerisinde, Ivy ligi okullarının tamamını kapsadı. İlk sene içerisinde de, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tüm okullar Facebook’ta mevcuttu. 11 Eylül 2006 tarihinde ise Facebook tüm e-posta adreslerine, bazı yaş sınırlandırmalarıyla açıldı (http://tr.wikipedia.org/wiki/Facebook).

Bu hızlı gelişim sonrası, Facebook dünyada da hızla yayıldı ve kısa süre içerisinde, global çapta bir fenomene dönüştü. Bugün, 2013 yılında, Facebook’u olmayana anormal gözle bakacak bir duruma geldiğimiz söylenebilir.

İlk zamanlar, -sanırım 2007-2008 civarları- Facebook’ta abuk subuk oyunlar oynadığımızı hatırlıyorum. Yeri geldi vampir, cadı, kurt adam dövüştürdük; yeri geldi arkadaşların duvarında geyik muhabbeti yaptık. Sonrasında Farmville, Fishwille, Angry Birds vb. gibi oyunlarla, işi ilerletmeye başladık. Zamanla gittiğimiz yerlerin fotoğraflarını paylaştık, albümler yaptık. Fakat, bizi artık, gidilen yerlerle ilgili fotoğraf paylaşımları kesmemeye başlamıştı. Facebook da muhtemelen fark etmeye başlamıştı bu durumu. Kendini sürekli güncelliyordu ve her seferinde, bu güncellemelerden rahatsız olsak da, bir şekilde alışıyorduk kendisine. Zamanla özel hayatımızı, ilişki durumumuzu ve ruh halimizi de birkaç cümleyle paylaşmaya başladık. Sokakta görsek selam dahi vermeyeceğimiz insanların, hakkımızda bu denli bilgi sahibi olmasından hiç rahatsızlık duymuyorduk.

Yazılan her ileti ve yapılan her paylaşıma eklenen, “like/comment” özelliği ve bunun yanında, gidilen yerleri belirtmeye yarayan “check-in” özelliği olayı bambaşka bir noktaya götürmeye başlamıştı. Artık adeta Facebook’ta yaşamaya başlamıştık. Bu durum, zamanla, zihnimde bir takım sorular oluşturmaya başladı.

Bir insan, neden, itinayla mesela her Pazar kahvaltısının fotoğraflarını Facebook’a koymak ister? Ona bunu inatla her hafta yaptıran dürtü nereden gelmektedir? Paylaştığı yemek resimleri beğenildikçe, ne tür duygular hissetmektedir? Neden her gittiği yerin görülmesini ister? Ve neden bu görülmek istenen yer, her zaman ortanın üstü yerlerdir (isimlerini hepimizin bildiği) de mesela Pideci Haydar değildir? Özelden yapılabilecek herhangi bir buluşma daveti, neden herkese açık şekilde yapılır? Ve devamında bu geyik neden herkese açık şekilde çevrilmeye devam edilir? Neden bulunduğu ülke ve topluma ait söyleyebileceği tek bir cümle dahi yokken, dünyanın en kötü yazarının yazılarını paylaşarak ülkesini kurtarmaya çalışır?

Bu sorulara verilecek hem çok fazla hem tek bir cevap olabilir. Önemlilerinden biri olarak gördüğüm ve yazıyı üzerine kurmak istediğim cevaplardan biri ise: “Yalnızlık hissi”.

Kısaca “sistem” olarak adlandırdığımız şey, bize çok uzun yıllardır:

“İyi ve başarılı olmak, çok para kazanıp hayatını garantiye almak için, çok çalışmalısın” diyor.

Varlığımızın farkına dahi varamadan, bir şeyler başarmak için, amansız bir rekabet içindeyiz uzun senelerdir. İçindeki sesi dinleyenlerin sesi günden güne azalıyor gibi. Sanki amansız bir makineleşme süreci, günden güne içine çekiyor bizi. Bu durumun sonucunda, içinde bulunduğu hayatı, bilinçli olarak seçtiğinden emin olmayan birçok insan tanıyorum. Bundan daha kötü bir his olabilir mi yeryüzünde?

Bunun getireceği yabancılaşma ve yalnızlık hissini, sanal alemde yaptıklarımızla dengelemeye çalışıyor olabilir miyiz? Bu durumu destekleyici şekilde; son araştırmalar davranışlarımızın %98’ini bilinçaltımızın yönettiğini gösteriyor. Yalnızlık hissi derinlerde sürekli hissettiğimiz bir olguysa; bunu dengeleme girişimimiz için, sanal alem, bulunmaz bir nimet olacaktır. Çünkü, sanal alem; etrafımızdakilerin en kısa yoldan onaylarını almak için bulunmaz bir mecra, bunun da ötesinde, gelecek beğenilerle birlikte, kendimizi kandırmamız için de bulunmaz bir mecra. Facebook, tam bu noktada, mükemmel şekilde imdadımıza koşup, adeta hayatımızı kurtarmış gibi görünüyor. Sanal dostlar yaratarak daha “anlamlı” hissetmemize yol açıyor. Bu yüzden bu “dostlara”, yediğimiz, içtiğimiz her şeyi, gittiğimiz her yeri göstermek için, dayanılmaz bir istek duyuyoruz diye düşünüyorum. Samimiyetsizliğin doğumu, kaçınılmaz hale geliyor.

Samimiyetsizliğe bulanmış bu maskelerle ve yorumlarla dalga geçmek için, Ekşi sözlük’te “Burcucum çok güzel çıkmışsın” diye klasikleşmiş bir cümle vardır. Kahramanımız, Burcu’nun hayatındaki son gelişmelerden, zevklerinden, fikirlerinden, hobilerinden vb. haberi olmayabilir ama mesela Burcu’nun fotoğrafına yapacağı iltifatla, tüm bunları öğrenme zahmetinden kurtarmış olur kendini. Fotoğrafı gerçekten beğenip beğenmediğine ise girmiyorum bile.

Bu kalıba örnek olarak; son zamanlarda en çok güldüğüm olay, bir arkadaşımın, banyoda fotoğrafını çekip, paylaşan bir kızın fotoğrafının altına; “Banyocum çok güzel çıkmışsın, fayansların çok yakışmış” yorumunu yaparak; ince bir dokundurma gerçekleştirmesiydi. Kız herhangi bir cevap vermemişti ama yorumu da silmemişti. Belki de, anlayamamıştı.

Ben de bir gün, mesela meşhur Pazar kahvaltısı resimlerinden birinin altına:

“Peynircim çok güzel çıkmışsın, salamla çok yakışmışsınız canımmm” yazmayı planlıyorum. Bir gün gerekli cesareti toplayabilirsem, bu eylemi kesin gerçekleştireceğim.

Sonuç olarak, artık, Facebook hayatımızın ayrılmaz bir parçası. Kişiler, hayatlarını gerçek anlamda sorgulamaya başladıklarında; etrafındakilere bir şeyler ispatlama derdinden uzak, gerçekten hissederek yaşamaya başladıklarında; yalnızlık hissinin düşüşe geçeceğini ve buna paralel olarak, Facebook’un şu anki önemini kaybedeceğini düşünüyorum. Her zaman olduğu gibi, bir şeyin değişimini, yine toplumların talepleri belirleyecek ve Facebook belli bir zaman sonra belki de hayatımızdan çıkacak.

Bu durumun farkında olan Facebook, yeni özelliklerle üyelerin ilgisini sıcak tutmak için, elinden geleni yapacaktır. Sanırım Mark Zuckerberg’in, çok iyi tekliflere rağmen Facebook’u hala satmıyor oluşu; altın yumurtlayan tavuğu elden çıkartmamak gibi görünse de, ben bunu önümüzdeki dönemde bizi yeni sürprizlerin beklediği olarak yorumluyorum.

Yani daha yapılacak çok doğum günü tebriği, gidilecek ve paylaşılacak çok sayıda ciks mekan, gösterilecek çok fazla pazar kahvaltısı resmi var.

Özetle; Burcu çok güzel çıkmaya, bir süre daha devam edecek…

Not: Bu yazı 17 Nisan 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Bir Finlandiya Değil

beyaz_zambaklar_ulkesinde_kitap_kapak-7D07-E20E-167B

Bundan birkaç yıl önce, Türkiye ve Finlandiya arasında, A Milli düzeyde bir futbol karşılaşması izliyordum. Maç içinde zaman zaman, spiker, Finlandiya ile ilgili bilgiler veriyordu. Coğrafi yapısı, iklimi, nüfusu, tarihi vb. Bu bilgilere ek olarak şimdi tam hatırlayamadığım bir zaman dilimi belirterek; “Finlandiya’da ya da Helsinki’de son birkaç haftada hiç suç işlenmedi” gibi bir cümle kurmuştu. İnanılması güçtü. Avukatlar, hakimler falan ne iş yapardı yahu, olacak şey değil! Suçsuz ülke mi olurmuş?!

Finlandiya’nın ve genel olarak İskandinavya bölgesinin toplumun refahı açısından dünyanın en ileri bölgelerinden biri olduğunu biliyorduk zaten. Ama bu kadarı da fazlaydı!! Neredeyse suçun olmadığı bir ülke. Peki, Finlandiya her zaman böyle bir ülke miydi? Cevabı hemen vereyim: “Hayır.”

Finlandiya da annesinin karnından, gelişmiş bir ülke olarak çıkmadı. Dünyanın her ülkesinde olduğu gibi, onların toplumu da böyle bir düzeye ulaşmak için, elbette birçok bedel ödemiştir diye düşünüyordum. Okuduğum bir kitap sonrası, bundan gerçek anlamda emin oldum.

Beyaz Zambaklar Ülkesinde; 240 sayfalık, akıcı ve basit bir dile sahip, hızlıca okunabilen bir kitap. Öncelikle belirtmek isterim ki, bu yazı bir parça spoiler içerebilir. Ama kitabın okunabilirliğini etkilemeyecektir diye düşünüyorum.

Kısaca kitabı keşfetme hikayemi anlatarak başlamak istiyorum. Dedem; birkaç yıl önce bu kitaptan bahsetmişti ve şiddetle önermişti. Atatürk’ün bu kitabı 1920’lerde özellikle MEB müfredatına koyulmasını istediğini söylemişti. Kendisi de durumdan etkilenerek, kitabı; lise yıllarında okuyup; çok beğendiğini ve sonuçta benim de muhakkak okumam gerektiği belirtmişti. Sonrasında bu tavsiye aklımdan çıktı ve kitapla tanışamadım. Birkaç ay önce, bir şekilde tekrar bu konu açılınca, ısrarına dayanamayarak kitabı aldım ve kısa sürede bitirdim.

Kitabın yazarı, Grigoriy Petrov; bir Rus. Kitabı yazdığı tarih 1923. Bolşevik devriminin 5-6 yıl kadar sonrası. Yazma amacının aslında kendi ülkesine yol göstermek olduğu belirtiliyor önsözde. Rus toplumunu, tembel olması ve alkol bağımlılığı gibi sebepler nedeniyle eleştiriyor ve hayatının önemli kısmını farkı ülkelerde konferanslar vererek; kitaplar ve makaleler yazarak geçiriyor. Finlandiya’yı konu alan ve gelişimini analiz eden Beyaz Zambaklar Ülkesinde; Yugoslavya, Bulgaristan ve özellikle de Türkiye’de büyük yankı uyandırıyor. Kitabın ana konusu; “yaşam mimarı” olabilmenin önemi. “İnsanın kendi yaşamını ve başka hayatları etkileme gücü vardır. Bunun farkında ol ve harekete geç” mesajı adeta okuyucunun beynine kazınıyor. Yazar, bu mesajı, Finlandiya gibi küçük bir ülke üzerinden, bir hayli güçlü bir şekilde veriyor.

Finlandiya, altı yüzyıl boyunca İsveç himayesi altında kalmış, sonrasında (1800’lerde) bir dönem Rusya’nın, bir dönem İsveç’in adeta sömürgesi haline gelmiş; gelişmemiş; çağın bir hayli gerisinde kalmış bir bataklıklar ülkesi. Zaman içinde -vatansever duyguların ve ezilmişlik hissinin uyandırdığı aydınlar- ve onların harekete geçirdiği halk kitleleri sayesinde hikaye; bambaşka bir noktaya doğru gitmeye başlıyor.

Yazarın, bu süreçte, ön plana çıkardığı isimler; tamamıyla, idealist olarak tanımlanabilir. Hiçbir karşılık beklemeksizin, her şeylerini ortaya koyuyorlar.

İdealist insanlar (ya da spesifik olarak aydınlar) bir toplumu değiştirmek için yeterli midir? Bu günlerin popüler kelimesiyle; bu şekilde kaç “akil” insana ihtiyaç vardır? Bu soruya cevap vermek zor. Bence kimi toplumlar kendi aydınlarını kendileri yaratır. Değişim isterler ve aydınlar adeta o halkın içinden doğar bu gibi anlarda. Kimi toplumlar ise hallerinden memnundurlar; onların değişim zamanı gelmemiştir henüz. Mutsuz da olsalar değişim istemezler (ya da isteyemezler).

Beyaz Zambaklar Ülkesinde’yi okurken; “Halk bilmez, halk cahildir, halk sanattan anlamaz; sadece cebini doldurmaya bakar” gibi önyargıların kimseye bir şey kazandırmayacağı ısrarla anlatılıyor. Eğer böyle bir durum gerçekten de söz konusuysa, önemli olanın, bu cümleleri tekrarlamak değil, halkı bu raddeye getiren sebepleri anlamaya çalışmak olduğu belirtiliyor. Bu tespite katılmamak mümkün değil, çünkü negatif duygularla ve sadece eleştirerek hiçbir şey değişmez. Socrates’in de dediği gibi: “Hiç kimse, kendi isteğiyle kötü değildir.”

Bir şeyleri değiştirmek için illa köy köy dolaşmak gerekmez, bir şeylerin farkında olduğunu iddia eden insan, herhangi bir sivil toplum örgütüne girerek dahi, birilerinin hayatında fark yaratabilir. Kitabı okurken Finlandiya’nın geçmişinde bu insanların sayısının o karanlık yıllarda hızla arttığını görebiliyoruz. Fedakarlık olmadan refahın ve mutluluğun tepeden inmeyeceğinin farkına varan bu insanlar, “yaşam mimari olma” düşüncesi eşliğinde, bir ülkeyi, adeta baştan yaratıyorlar.

Yazar; hayattan umutları, beklentileri olmayan; olağanüstü fakir ve cahil kesimlerin, içten bir ilgi sonucunda, bambaşka insanlara dönüşebildiğini gösteriyor. Bu kesimler; yaşamdan, sanattan, kitaplardan ve kendileri gibi olmayan her şeyden nefret ediyorlar. Hatta kendilerinden de nefret ediyorlar çünkü yaşadıkları hayatın, bir insandan öte, adeta bir hayvana göre olduğunu düşünüyorlar.

Bir de bu yapıdan nefret eden; yukarda bahsetmiş olduğum kesimleri, her fırsatta, acımasızca eleştiren bir elit sınıf var. İçinde bulundukları yaşam biçimi kendilerinin tercihiymiş gibi, Onları suçlayan…

Önemli işler başarmış insanların hayat hikayelerine baktığımızda, mutlaka, belirleyici bir dönüm noktası olduğunu görürüz.  Bu, kimi zaman bir travma, kimi zaman da -bir şekilde- hayatlarına girmiş akil bir insan ya da insanlardır. “Terk edilmiş” bir hayattan, büyük şeyler çıkmasını bekleyemezsiniz.

Kitabın sonunda insanın hayata ve toplumlara inancında bir değişim olması muhtemel. Elbette bu kişiye göre değişim gösterebilir. Yaşanılan toplumla ilgili, ümitsizliğe kapılma durumunda dahi, aslında her ülkenin benzer durumlardan geçtiğini öğrenmek, insanın ruh haline pozitif duygular katabiliyor. Her toplumun bedel ödediğini; “bedelsiz ve kolay gelişim” diye bir şey olmadığını görüyoruz.

Burada,  “Türkiye Finlandiya olur mu?” gibi bir soru akıllara gelebilir. Bence olması mümkün değil. Çünkü her ülkenin tarihinde farklı kalıplar, hikayeler vardır. Toplumların aynı yolları takıp etmesini beklemek hayalperestlik olur. Tarih içinde çeşitli dönemlerden geçmiş olan Türkiye’nin, bu süreci henüz tamamlayamadığı bir gerçek. Peki tamamlayabilir mi? Pozitif ya da negatif bakış açısına göre değişebilecek bir cevap. Benim hala buna net bir cevabım yok.

Tarihe baktığımızda, “uzmanların” bu süreci; kendi kafasına göre hızlandırmaya çalıştığını görüyoruz. Kitabın arka kapağında verilen bir bilgiye göre, Cumhuriyet Gazetesi, 27 Mayıs Darbesi sonrası, darbede yer alan subaylara, dünya görüşleri ve eğitim seviyelerini öğrenme amaçlı bir anket yapar. Bu ankette sorulan “Sizi en çok etkileyen kitap hangisidir?” sorusuna verilen cevapların çoğu aynı kitabı işaret etmektedir:

“Beyaz Zambaklar Ülkesinde”

“Marx’ı kimse anlamadı, Lenin de yanlış anladı” diye bir söz vardır. Bir şeyi anlamakla, yanlış anlamak arasında duruma göre korkunç bir fark olabilir. Askerlerin de bu kitabı baya bir yanlış anladığı aşikar. Kitap halka yol gösterilmesi gerektiğine vurgu yapıyor, karanlığa ışık tutulmalı diyor, daha farklı karanlıklar yaratılmalı demiyor. “Halkın seçtiklerini tu kaka et, yerine kendi isteklerine göre insanlar seçtir, halkın seçtiklerine ve halka işkence et” gibi bir yorum çıkartmak -ve hatta bunları uygulamak; romanın, o zamanlar subaylar tarafından pek anlaşılamadığını (daha fenası, yanlış anlaşıldığını) gösteriyor bize.

Kitabın büyük kısmında Atatürk’ün bu kitabı neden bu denli sevdiğini ve ısrarla MEB müfredatına koydurmak istediği de anlaşılıyor. Türkiye’nin de kuruluş aşamasındaki sorunlarını ve ulus-devlet inşa etme sürecinde yapması gerekenlerden bazılarının ve belki de önemli bir kısmının bu kitapta  yapılabildiğini görmek onu bu düşünceye sevk etmiş olabilir. Yüzyıllarca başka ülkelerin himayesinde kalmış bir ülkeyle, imparatorluk sonrası merkezde yeni bir ülke yaratma isteğinin bulunduğu bir ülkenin, aynı reçeteyle gelişeceğini düşünmek; elbette, mantıklı değil. Burada söz konusu olan; gözlemlenen örneğin belli başlı süreçlerinden ilham almanın önemi olabilir.

Sonuç olarak; Beyaz Zambaklar Ülkesinde, bana keyif veren bir kitaptı. Buradan dedeme bir kez daha teşekkürlerimi gönderiyorum. Unutmamak gerekir ki günümüz dünyasının en yaşanılabilir ülkelerinden biri olan Finlandiya’ya refah; doğuştan gelmedi; aksine, yoğun gayretler sonucu kazanıldı.

Darısı yaşadığımız ülkenin başına.

Not: Bu yazı 10 Nisan 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Serdar Ortaç’la Kürtçe Konuşuyorum

fft64_mf1390760-CE44-9DA7-36F6

1999’un Şubat ayı… Ahmet Kaya’nın, Magazin Gazetecileri Derneği Ödül Gecesi’nde ödülünü alırken, Kürt sorunuyla ilgili yaptığı çıkış ve sonrasında gelen yuhalamalar, masaya yağan çatal bıçaklar ve şovenizmle soslanmış şarkılarla, marşlarla sona eren bir gece…

Bilindiği gibi, artık klişeleşmiş bir atmosfer bu topraklar için ezber bozanı dışlamak, ötekileştirmek ve hatta linç etmek. Sonuç olarak, ülkeden kaçırılan bir sanatçı daha ve kısa süre sonra bir başka sürgünde ölüm vakası. Fazlasıyla tanıdık bir durum…

Benim de hafızamda, o günlerle ilgili ufak tefek şeyler mevcut. Bir Ahmet Kaya hayranı değildim o yaşlarda. Şimdi de çok sevdiğim birkaç şarkısı olsa da, açıkçası, ona ilgimin hala hayranlık düzeyinde olduğu söylenemez. Ama Kürt sorununun en sıcak zamanlarında yaptığı çıkış; elbette, O’nun sanatçı kimliğinin yanında, farklı bir duruşu da olduğunu gösteriyor ve ona hayran olmayan insanlar için bile değerli bir kişiye dönüşmesini sağlıyordu. Bugün, artık, her şeyi konuşabiliyoruz diye düşündüğümüz 2013 yılında bile, hala, çok fazla tabu mevcut. 1999 yılındaki tabular, bugünkünden çok daha fazlaydı. Gerçi bugün de farklı türlü tabular şekilleniyor; bu da başka bir durum. Sonuçta, o gün, Ahmet Kaya birilerinin tabularını fazlasıyla sarsmıştı.

Olaya kendi açımdan yaklaşmak gerekirse, o gün; elbette, ortalama Kemalist/Ulusalcı bir aileden ve çevreden gelmemin etkisiyle, ben de “Ne gerek vardı böyle bir şeye, nerden çıktı böyle bir şey” diye düşünmüştüm (ya da belki de düşünmemiştim direkt etraftan duyduklarımı kopyalamıştım). Fazla yargıladığımı hatırlamıyorum ama bir insanın hareketlerini garipsemek de yargılamak olarak görülebilir tabii bir açıdan. O gecenin sonunda, müthiş bir karalama kampanyası başlamıştı medyada da. Atılan manşetler (ki geçen yıllarda bunları atanlar pişmanlıklarını belirtmişlerdi) provokatif olarak değerlendirilebilirdi. Sonuç olarak, Ahmet Kaya; ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve kısa süre sonra Fransa’da hayatını kaybetti.

O gecenin başrollerinden birinde, o günlerin ve bugünün değişmeyen popüler ismi -sahnesi Kenan kadar iyi olmasa da- eşsiz söz yazarı ve yazın şarkı patlatma uzmanı Serdar Ortaç vardı. O da kendi çapında katkısını yapmıştı vatan kurtarmaya. Sonuçta o anda vatan bölünmek üzereydi ve bir şeyler yapılması gerekiyordu. O da kendisinden beklendiği gibi, şarkısını, marşını söyledi ve vatanın kurtarılması konusunda kendisinden bekleneni yaptı!

Aradan yıllar geçti; Türkiye’de çok fazla şey sabit kaldı; ama değişen çok fazla şey de oldu. Kürt sorununa bakış açısı, günümüzde, belli açılardan değişti. İnsanlar, bu konuda, daha fazla fikir belirtmeye ve beyin fırtınası yapmaya başladı. Çözüm üzerine, ateşli tartışmalar yaşandı; ve hala yaşanıyor ve muhtemelen bir süre daha yaşanacak. Son 5 yılda, Kürtçe TV açıldı; Kürtçe yayınlar serbest bırakıldı; Üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü kuruldu. Sonuç olarak, Kürtler; dillerini artık, daha özgürce konuşabiliyorlar. Ülke 90’ların ülkesi değil artık.

Serdar Ortaç konusuna tekrar gelmek gerekirse; o gece, “Padişah” şarkısını -bazı sözleri değiştirerek- söylerken ve izleyenleri gaza getirmeye çalışırken, yüzünden akan cehaleti görmek; fazlasıyla mümkün. Ne yaptığı şeyin, ne de olası sonuçlarının farkında olmadığı çok açık. Fakat sonuçta din ve vatan-millet-bayrak gibi iki önemli konu burada her zaman prim yapar ve O da o anda bu durumun fazlasıyla farkında. Kendisine bir şekilde ezberletilmiş, oynaması gereken rolü oynuyor.

O olayın üstünden tam 14 sene geçti ve birkaç gün önce, bir yarışmanın jüri koltuğunda oturan Serdar Ortaç; sözlerine “Az önce kuliste Orhan Gencebay, bana ders niteliğinde birkaç şey söyledi ve 36 etnik kökenden bahsetti” diye başladı ve şu şekilde devam etti:

“Hepimiz bazı şeyleri yanlış biliyorduk. Bana da bazı şeyler yanlış öğretildi ve geçmişte bazı hatalar yaptım. Umarım burada bir Kürt yarışmacı da Kürtçe bir şarkıyla yarışır bir gün.”

İşte hayat ve tarih böyle bir şey… İnsanların inandıkları ya inandırıldıkları zamanla tepetaklak olabilir.

Aklıma Serdar Ortaç şarkıları geldiğinde; O’nun ismini duyduğumda, midemin bulanmasına ve arkadaşların nişanlarında/düğünlerinde, her türlü şarkıda dahi dans ediyorken, Serdar Ortaç şarkısı çıktığında oturmama sebep olan şey; Serdar Ortaç’ın o geceki cehaletinden ötedir, aslında, benim için. Çünkü insanlar hata yapar, bu çok normal. Hepimiz yapıyoruz. Yapmamaya gayret etsek de elimizde değil; bazen bilinçaltımızın eseri olarak, bazen de, adeta, göz göre göre birçok hata yapıyoruz.

Bence buradaki asıl sorun, 43 yaşına gelmiş bir insanın, geçmişte bu kadar önemli bir olayın başrolündeyken; zaman içinde, bir vicdan muhasebesi yapacak kadar dahi, kendine bir şeyler katamamış olmasıydı. Yıllar sonra bu konu açıldığında “Efendim onuncu yıl marşını söylemenin neresi kötü?” gibi -özrü kabahatinden büyük ve komik- açıklamalar yapması; bu durumun ispatıydı. Ama sonrasında ne olduysa, Serdar Ortaç; birkaç gün önce, yukarıdaki sözleri söyledi. “Konjonktür değişti” gibi bir bakış açısıyla yaklaşılabilecek olsa da ben, bu şekilde yaklaşmayı tercih etmek istemiyorum. En azından şimdilik…

Sonuç olarak değerlendirirsek bu; Serdar Ortaç’ın hayatında bir milattır ve umarım, sözlerinde, samimidir. İnsanları değerlendirirken, ne olursa olsun, kesin yargılarla konuşmamamız gerektiğiyle ilgili bir ders de kendim için çıkarıyorum buradan. Çünkü insanlar değişirler. Karakterlerindeki belli başlı özellikler değişir mi? Bence tartışılır ama hayata bakış açıları, dünya görüşleri vb. fazlasıyla değişebilir. Serdar Ortaç da, kendi çapında, değişmiş olabilir. Belki “Geç olmadı mı” diye değerlendirilebilir ama hayatta “geç” diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Öğrendikçe, düşündükçe ve yaşadıkça, yollar, farklı yerlere çıkabiliyor. Bunlar gerçekleştikçe de, olması gerekenler, kaçınılmaz bir hal alıyor.

Son olarak, bu konuyla ilgili söylenmesi gereken şey; bir sağlamaya ihtiyacı olduğudur. Mesela şöyle bir sağlama uygun olabilir (ama muhtemelen böyle bir senaryoyla asla karşılaşamayacağız):

“Gün gelir de devran döner; Kürt sorunuyla ilgili, bugün yapılanların tam tersini yapmak isteyen ve hatta yapmaya başlayan bir hükümet, iş başına gelirse ve hava bir anda, tam tersine dönerse, acaba o gün de Serdar Ortaç, bu şekilde açıklamalar yapabilir mi?”

Ne dersiniz? Tam bir sağlama olmaz mıydı Serdar Ortaç’ın değişimi hakkında? Ama yüzde 99.9 ihtimalle böyle bir sağlama yapma şansımız olmayacak.